- Reklam -

Erken çöken karanlığa bakıp kış günü olduğunu zannedeceğiniz hava benim gibi Akdeniz güneşine aşina insanların en iyimserini bile mutsuzluğa sürükleyecek kadar kapalıydı üstelik. Evin giriş katında bulunan salonda otururken tahta kapının çalındığını duydum, fakat hiç oralı olmadım. “Bizi bu saatte kim arar” diye ağırdan aldığımı anlamış olmalı ki, kapıyı vuran sert ve güçlü el daha da ısrarlı bir şekilde çalmaya başladı kapıyı. Komşumuz, ev sahibimizin yıllarca yan bahçede biriktirdiği çöp yığınlarından rahatsız olduğundan zaman zaman şikâyet için kapımızı çalıyordu. “Yine odur” düşüncesiyle kapıyı isteksiz bir şeklide açtım, fakat gördüklerim karşısında irkilmenin ötesinde bir sarsıntı yaşadım. İçinde birkaç armut ve incirin bulunduğu bir tabak akşamın mavi karanlığı içinde boşlukta duruyordu sanki.

Neden sonra incir ve armut dolu tabağı uzatan elin ardında gülümseyerek duran yüzü fark ettim. “Şekli iyi değil ama tatları güzeldir” diyordu gülümseyen yüz. Dikkatlice bakınca bir iftar yemeğinde üstünkörü tanıştığımız Ahmet Bey olduğunu anladım gelenin. Şaşkınlık içinde içeri buyur etmeye çalıştım. Ancak her hâlinden acelesi olduğu anlaşılan Ahmet Bey “Kusura bakmayın akşam akşam rahatsız ettim” diyerek sürdürdü konuşmasını. “Âcizane küçük bir bahçem var. Malumunuz burada incir kolay kolay yetişmez. Ancak bahçemizin sürekli güneş gören ve soğuktan korunaklı bir köşesi var. Oraya diktiğimiz incir birkaç yıldır meyve veriyor. Bu yıl da bizi mahcup etmedi. Tadına bakmanız için size de getirdim birkaç tane” dedi ve ekledi: Gerçi incir sever misiniz bilmiyorum ya!

Ahmet Bey incir sevip sevmediğimizi bilmiyordu, ama nedense bahçesindeki en nazlı ağacın meyveleri ile kapımızı çalmıştı yine de.

Evet aylardan Ağustos idi ve hakaretin binbir türlüsünü duyarak, aşağılanarak bir Ağustos günü terk etmek zorunda olduğumuz vatan topraklarından ayrılalı bir yıl olmuştu. İnsan ansızın terk etmek zorunda kaldığı bir yerde en fazla neyi özler? Sadece ana babayı, eş dost ve akrabayı mı? Evet, çoğunlukla onları özler. Fakat günler geçip de ayrılık kılcal damalara doğru ilerleyen bir ağrı gibi tüm benliğinizi, bünyenizi sardı mı; eskiye ve yurdunuza dair her şeyi özlemeye başlarsınız. İşte ben de Ahmet Bey’in akşamında kapımızı çaldığı o ağustos günü o zamana kadar hiç anımsamadığım, ancak sabah uyandığımda birden aklıma düşen o şeyi, bahçemizdeki incir ağacını özlemeye başlamıştım.

***
Temmuz ayının son haftasında veya Ağustos’un ilk günlerinde kocaman, sarı renkli meyveleri ile bizi selamlayan incir ağacımız kendimi bildim bileli hep oradaydı. Çocukluğumda dedem herkesin uykuda olduğu sabahın alaca karanlığında, sabah namazını kıldıktan sonra gelip beni uyandırır ve elimden tutarak incir ağacına götürürdü. Sıcak yatağımdan çıkmak istemediğim zamanlar yüzüne muzipçe bir gülümseme yayılır “Hadi paşam kimse yemeden incirlerimizi toplayalım” derdi. Sonra gider, şafak ayazında serinlemiş, kıvamını bulmuş incirlerden doya doya yerdik.

Bahçemizde birbirinden güzel bir sürü meyve ağacı varken, dedem niçin hep incir ağacına giderdi? Dahası gitmek için neden hep alaca karanlığı seçerdi? Bunu, bana hiçbir zaman söylemedi. Ancak nedenini vefatından yıllar sonra yaşça kendisinden oldukça büyük olan ablasından, büyük halamızdan öğrendim. İyice yaşlanmış olan halamız, yine lezzetli incirlerinden yediğimiz bir gün koltuk değneğini incir ağacına doğrultarak “bu ağaca gözünüz gibi bakın, sakın kurutmayın” diyerek söze başladı ve vadide benzerinden binlercesi bulunan incir ağacını özel kılan hususiyeti anlattı. Dediğine göre babaları seferberlik emri ile cepheye gidip bir daha geri dönmeyince, dört kardeş ve anneleri yoksulluk ile baş başa kalmış; Yunanlılar Ege’yi köşe bucak işgal ettiğinde de yoksulluk yakalarına iyice yapışmıştı. Zeytin yağı ve arpa ekmeği dışında hiçbir yiyeceğin bulunmadığı işgal günlerinde anneleri Yunan askerleri devriyeye çıkmadan önce, alaca karanlıkta gidip bu ağaçtan incirleri toplar; sonra çocuklarına pay edermiş.Bahçemizdeki incir ağacını bu denli özel yapan hikâyeyi dinlediğimde bir gün kendi çocuklarımın ve torunlarımın elinden tutarak tıpkı dedem gibi incir ağacına gideceğimiz günleri hayal ettim. Aradan yıllar geçti.

Takvimler 2016 yılının Temmuz ayını gösterdiğinde beklediğim an nihayet gelmişti. Yıllar içinde dal ve budakları yenilense de kökleri ile aynı yerde duran incir ağacımız Ege’nin sıcak güneşi altında sabırla meyvelerini olgunlaştırırken, dört yaşına girmiş olan oğlum ile beni bekliyordu. Ağustos ayı içinde yapacağımız, uzun köy tatilinde incir ağacına uzun bir yer ayırmıştım. Ancak olmadı. Kahpece sıkılan ve sıktırılan kurşun sesleri ile canhıraş feryatların göğe yükseldiği talihsiz bir gecenin sabahında ansızın “terörist ve hain” olduğumuzu öğrendik.

Takip eden günlerde balı damlayan, iri incirler dalında boş yere beni ve oğlumu bekledi. Çünkü kaderin çizdiği yol Ağustos ayında bizi incir ağacımıza değil, incir ağaçlarının olmadığı bir başka ülkeye götürecekti. O ülkede günler yoksulluk ve karmaşa kıskacı içinde geçerken, kadim incir ağacını nedense hiç düşünmeye vaktim olmadı. Ancak Ahmet Bey’in bir tabak incir ve armutla kapımızı çaldığı o yağışlı, soğuk ağustos gününde nedense incir ağacımız sabahın erken saatlerinde aklıma düşmüş ve tüm gün hatıraların hücumuna uğramıştım.

Ahmet Bey acele ile incir tabağını elime tutuşturup gittikten sonra uzun uzun yeşil, mor renkli incirlere baktım. Dost bir bahçenin güneşli bir köşesinde zahmet ve sabırla yetişen incirler cennetten uzanmış bir daldan toplanmışçasına güzel ve alımlıydı. Hemen incir ve armutların bulunduğu tabağın resmini çekerek, üst katta oynayan oğlumu çağırdım. “Sana bir sürprizim var yavrum” dedim. Uzun zamandan beri babasını hiç böylesine mutlu görmeyen oğlumun masum bakışları belli ki sevincime bir anlam veremiyordu. İncilerin en büyüğünü soyup kendisine verdiğimde bu kez onun gözleri sevinçle parladı ve “Papa çok lekker, bi daha ver” dedi.
***
Üstat Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak” adlı piyesini ilk okuduğumda Hüsrev’in annesine “Kestiniz incir ağacımı” diyerek sitem etmesini doğrusu tam anlayamamıştım. Ancak bahçemizdeki incir ağacından uzakta geçirdiğim üç koca yıl; bana vatan denilen coğrafyanın bugüne kadar anlam yüklediklerimizden çok daha fazla kutsalı barındırdığını, bir yeri vatan edinmenin bahçeye dikilen bir incir ağacı ile de mümkün olabileceğini gösterdi.

Bahçemizdeki incir ağacını dünya gözüyle bir gün yeniden görüp doğduğum topraklara kavuşur muyum, bilmiyorum. Ancak bize kucak açan bu toprakları yeni bir vatan yapmanın en güzel yolunun bahçeye bir incir ağacı dikmek olduğunu biliyorum. Tıpkı Ahmet Bey’in yaptığı gibi…

(Yemin olsun incire ve zeytine; Tîn/1)

- Reklam -
Önceki İçerikRekor miktarda kokain ele geçirildi
Sonraki İçerikÇocuğunuz yalan mı söylüyor? O zaman suçlu kim?

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

three × five =