“Oğlum yarın babalar günü…pazar günü de bayram…” diye yazdım mektubuma, gelmeyeceğini bile bile. Oğlum gelmeyecekti, daha doğrusu gelemeyecekti. Ama ben üstüne yıkılan onca suç yetmiyormuş gibi babalar gününde beni arayamamasının, bayramda kapımı çalamayışının kabahatini da ona yüklüyordum. Oysaki mektubum ona gitse bile satırlarımı okumasına izin verilmeyeceğini çok iyi biliyordum. Babalık işte! Ben bayram olduğunu hatırlatayım da oğlum varsın gelemesin!

Son görüştüğümüzde bana “Sanki bir kuyudayım baba” demişti. Oğlum oldum olası karanlıktan, dar yerlerden korkardı. Belki ki kapatıldığı yerde karanlık koynuna kocaman, siyah bir yılan gibi çörekleniyor; korkudan nefes alamıyordu. ‘Sanki kuyudayım’ dedikten sonra nedense hep kuyuya atılan Yusuf’u düşünmeye başladım. Bir babanın sevgisini çekemeyen kahpe bir zihniyet kendisine emanet edilen Yusuf’u gözünü kırpmadan kuyuya atmış; evladı boğan karanlık kuyudan taşıp babanın gözlerini de kör etmişti. Oğlumu hapsettikleri yer de Yusuf’un atıldığı kuyu gibi, belki ondan da karanlıktı.

Oğlum onu bir ahtapot gibi saran karanlığın kollarında korkudan titrerken ben kâbuslardan onun çığlıklarıyla uyanıyordum. Ertesi gün hemen tutsak olduğu meşum binaya koşuyor “bana oğlumu gösterin” diye haykırıyordum. Göstermeyeceklerini bile bile dakikalarca kapıda bekliyor, tüm uyarılara rağmen oradan ayrılmıyordum. En sonunda bir camın ardından olan biteni zevke izleyen, her defasında kapıya geldiğimi, dakikalarca beklediğimi gören kirli yüz bir işaretle polise beni yaka paça kapıdan uzaklaştırmalarını söylüyordu. Oğlum içeride eriyor, bense dışarıda tükeniyordum.

Oğlum tutsak düşeli kaç bayram geçti bilmiyorum. Yokluğunun her anı bir başka acıydı. Ancak en hazini onsuz geçen bayramlardı.

Bayram günleri erkenden kalkar, hazırlığımı yapar, sonra da beraber bayram namazına gidelim diye oğlumu uyandırırdım. Nazlanır, yorganı başına çeker, biraz daha uyuyabilmek için her şeyi yapardı. Ama en sonunda gönlü olur, kalkar, şimşek gibi giyinir, birlikte caminin yolunu tutardık. İnsan camiye giderken gururlanır mı? Ben gururlanıyordum.

Oğlumu ilk kez bayram namazına götürdüğümde daha iki buçuk yaşındaydı. O gün kendiliğinden uyandı. Ben camiye gitmek için hazırlanırken hiç yanımdan ayrılmıyor, her bir hareketimi dikkatlice izliyordu. Hazırlığımı yapıp kapıya yöneldiğimde o da hareketlendi ve minnacık ayakkabılarını eline aldı. Belli ki babanın dışarı çıkacağını anlamış, onunla gitmek için bekliyordu. Kıyamadım. “Demek oğlum benimle bayram namazına gitmek istiyor” diyerek ayakkabılarını giydirdim.

Bu kadar çok adamı bir arada görmekten korkmuş olmalıydı ki, camide bana sokuldukça sokuldu. Kucağımdan bir an olsun inmiyor, meraklı gözlerle minberde hutbe okuyan imamı izliyor, cemaat tekbir getirdikçe sevinçle gülümsüyordu. Oğlumla bayram namazına gidebilmenin böylesine büyük bir saadet olacağını, günün birinde onu bayram sabahlarında namaza götürmek için uyandırdığım yatağının boş kalacağını nasıl bilebilirdim ki?

Keşke Allah Adem’e babalık yükünü hiç yüklemeseydi. Keşke kadınlar çocukları Meryem gibi babasız doğurabilseydi. Keşke babalık da adamlık da hiç olmasaydı. Evladına bir şey olsa; anne feryat eder, karalar bağlayıp yas tutar. Ama baba bir dağ gibi sessiz ve metin olmak zorundadır. Evladının morgdaki cansız bedenini teşhis etmek çoğu kez babaya kalır. Oğlu şehadet şerbetini içen ananın içine ateş düşerken; babaya ‘vatan sağ olsun’ demek yakışır. Gün gelir evladının beyaz kefene sarılmış bedenini boylu boyunca kara toprağa uzatmak yine babaya düşer.

Ancak çocuğunun ölümünü gören babaların hayata katlanmak zorunda kaldığını, oğlu tutsak olan bir babanın özgürlükten utandığını kimse anlamaz, anlayamaz.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

twenty + thirteen =