Baştan bir hususun altını çizeyim. Bugünkü krizin yegâne sorumlusu mevcut siyasiler değil. İşin doğrusu Türkiye’yi şimdilerde turist dilencisi hâline getiren yanlış politikalar ‘Rahmetli Özal’ ile başladı.

Döviz girdisi için turizme heveslenen Türkiye hesapta ‘bacasız fabrikalardan oluşan bir sanayi’ kuracaktı. Devlet girişimcileri turistik yatırımlar için cesaretlendirirken; Paris meraklısı bir turistin kahveye, bir kadeh şaraba ne kadar para ödediğinden habersiz olan zihniyet okul çocuklarına ‘turisti kazıklamanın büyük bir ahlaksızlık olduğunu’ öğretmeye başladı. Memleketine gelen ‘turistle konuşamamanın ne kadar ayıp olduğunu’ iyice belleyen yavrucaklar bir yandan “SideBodrumFethiyeAspendos’u gezelim” diye şarkılar söylerken; bir yandan da var gücüyle yabancı dil öğreniyordu. Hangi Fransız çocuğu cüzdanı şişkin turistle Japonca konuşmaya can atar, hangi İngiliz Arap şeyhleri karşısında ‘şükran’ diyerek iki büklüm olur bilmiyorum; ama yabancı dil öğrenme/öğretme motivasyonu turiste hizmet etmek olan ‘manda kafalılar’ bizde hayli fazla. İşte dün olduğu gibi bugün de turizm sektörüne ve politikalarına yön veren aktörler ekseriyetle bu ezik kuşağın temsilcileri. Şu laf da komplekslerinin tanığı:

Yerli turisti kapıdan sokmam!

Bu öylesine iflah olmaz bir kompleks ki cebinde Alman, Fransız veya Hollanda pasaportuyla gelse bile gurbetçiye ‘görgüsüz’ muamelesi yapıyor. Birkaç haftalığına gelen ‘yabancı’ turisti memnun edebilmek için kendi insanını kapıdan çevirirken; yerliye iki kat fiyat çekiyor, hatta onları kendi tesisinde görmekten utanıyor. Yetmedi kapattığı koydan, plajdan o bölgede doğup büyüyen köylüleri güvenlik zorbalığı ile kovuyor. Akçe derdine düşüp otel inşa edinceye kadar deniz görmemiş bazı adamlar güzelim balıkçı köylerini, asırlık zeytin ağaçlarını, birçok canlının üreme ve gelişme alanı olan koyları kitabına uydurup bir bir talan ediyor.

Neden? Çünkü zihniyet perişan.

Öyle bir zihniyet ki bol yıldızlı, ultra lüks tesisler inşa ettikçe ucuzluğu ortaya çıkıyor. Avrupa’daki oteller haşere yuvası bir yatak için servet isterken, onlar bol yıldızlı odaları yarı fiyatına bile satamıyor. İtalyanların bir ‘pizza napolitana’ için kaç para istediğine bakmadan, yok fiyatına kuş sütünden başka her şeyin bulunduğu açık büfeler hazırlıyorlar. Dahası Avrupalıya en ucuz tatili yaptırabilme rekabeti için birbirini kırıyorlar. Fitnessi yogası, hamamı saunası, masajı kesesi, nargilesi devesi, dalması çıkması, kayağı kaydırağı, paraşütle uçması içinde atraksiyonlar organize ediyorlar. Ama Norveçlilerin sadece posta gemisinin güvertesinden etrafı seyretmek kaç para istediğinden habersizler. Kısacası zihniyet ucuzcu olunca, hizmet para etmiyor. Eskiden çulsuz olduğu için Mallorca’ya giden turist, şimdi hesaplı olduğu için Türkiye’nin yolunu tutuyor. İspanya kitle turizminden yaka silkerken, Fransa 15 Haziran tarihinden önce gelen turisti almamak için kapıya jandarma dikerken Türkiye yalvarıyor, yakarıyor.

 Peki karşılığında hangi bedeli ödeyerek?

Güya bacasız sanayi kuracaklardı. Gerçekte Ege ve Akdeniz kıyılarını komünist ülkelerde bile görülmeyen bir zevksizlikle beton yığınına çevirdiler, ekolojik harikaları darmadağın ettiler. Dahası on iki bin yıllık tarihsel dokuyu, onlarca uygarlığın imbiğinden süzülen harikulade mutfağımızı rezil ettiler. Ya dizayn, butik oteller? Elin yaşlı evleri bile bunların butik otellerinden daha iyi tasarlanmış.

Sonradan görmeliğin birer anıtı olan beton yığınları boş kaldı diye şimdi düpedüz turist dileniyor sektör Almanya’dan. Şansölyenin gönlünü edebilmek için vaatleri birbiri ardına sıralıyorlar.

Neymiş TÜV SÜD’ün müfettişleri alınan önlemlere, yapılan hazırlıklara ‘geçer not’ vermiş. Neymiş ellerinde tapu gibi ‘uygunluk sertifikaları’ varmış. Dahası ‘Alman Sağlık Bakanlığı isterse heyet gönderip, alınan önlemleri’ yerinde görebilirmiş. Yetmedi bir de gelen turist hastalanırsa tedavisini Türkiye üstlenmeliymiş.

Eğer ortalıkta dolaşan iddialar dedikodudan ibaret değilse gelme lütfunda bulunan turist plajda güneşlenirken, hamamda terlerken Corona kaparsa ona sağlık hizmeti verilecekmiş. Kısacası temizlikçi kadından, maden işçisinden, çöpçüden kesilen SGK primleriyle kendi ülkesinin ‘başının çaresine bak’ dediği turiste sahip çıkacakmış Türkiye. Eli öpülesi hasta bakıcılar virüslü turiste hizmet edecek, canını dişine takarak çalışan doktorlar ve hemşireler de onun için seferber olacakmış. İyi ama AB ülkeleri senin vatandaşına vize vermek için ‘ölüsünü dirisini geri getirmeyi garanti eden’ envaiçeşit sigorta isterken, turiste beleş sağlık hizmeti vaadinde bulunmanın mantığı ne? Üstelik kimin parasıyla?

İktidar partilerinin yandaşı oldukları için kendilerine arazi tahsis edilen, inşaat ve işletme ruhsatı verilen bazı otelcilerin parasıyla mı yoksa garibanın, memurun, işçinin ödediği vergilerle mi?

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

two × four =