Yanlışı söylemek fitne midir?

Yanlışı söylemek fitne midir?

Musibeti ikileştirmeyelim...” Çocukluğumdan beri defalarca duymuş olduğum bir sözdür bu.

PANORAMA - NEWS 22 Temmuz 2026

Hem içinde bulunduğum çevrelerde hem de dışındaki dünyada o kadar
çok işittim ki, demek ki milletimizin hafızasına mal olmuş ve hakikat payı barındıran derin
bir kelime bu; aksi takdirde bu kadar yaygın bir kullanım alanı bulamazdı.
Ancak bir okurumuzun zihnini kurcalayan, haklı olarak kafasında bir ikilem yaratan bir
soru var: Bir tarafta “Kim bir kötülük görürse eliyle, diliyle veya kalbiyle düzeltsin; yanlış
karşısında susan dilsiz şeytandır” nebevi beyanı dururken, diğer tarafta hataları
konuştuğumuzda “Aman fitne çıkarıyorsun” denilerek sesimizin kesilmesi bir çelişki değil
mi? Yoksa bu sözü, kendi yanlışlarımızı örtmek veya suskunluğumuzu meşrulaştırmak için
suistimal mi ediyoruz?

DENGEYI KURABILMEK: NE SUSKUNLUK NE KONTROLSÜZ
ELEŞTIRI

Çok güzel bir yerden yakalanmış bir mesele. Çıplak bir gözle ve tek taraflı bakıldığında
bu beyanlar birbiriyle çelişkili gibi görünür. Fakat İslam dini ne mutlak anlamda bir
suskunluğu ister ne de kontrolsüz, pervasız bir eleştiri mekanizmasını. Dinimizin bizden
istediği temel denge şudur: Kötülüğü uzaklaştırmak, iyiliği yaymak ve bunu yaparken yeni
kötülüklere kapı aralamamak.
Peygamber Efendimiz’in kötülüğü el, dil veya kalp ile düzeltmeyi emreden hadisi, pasif
bir Müslüman profili çizmez. “Bana ne” ya da “neme lazımcılık” anlayışına katiyen kapı
aralamaz. Hz. Musa’nın Firavun’a gidişi, Hz. İbrahim’in putları sorgulayışı, Efendimiz’in
Mekkelilerin tüm direnmesine rağmen hakikati anlatma gayreti hep bu sorumluluğun birer
tezahürüdür. Mümin, gözü önünde duran bir yanlışlığa karşı kayıtsız kalmaz, kalamaz.

KUSUR AVCILIĞI VE DIJITAL KULIS KÜLTÜRÜ

Lakin madalyonun diğer yüzünde ise gıybeti yasaklayan, tecessüsü (kusur araştırmayı)
men eden, dedikoduyu cennetten alıkoyan ağır ikazlar vardır. Günümüz dünyasına

baktığımızda ise durumun rengi ne yazık ki değişmiştir. WhatsApp grupları, Instagram
paylaşımları ve kulis kültürleriyle dolu dijital bir evrende yaşıyoruz. “Duydun mu?” diye
başlayan muhabbetler, insan analizlerine, cemaziyelevvelleri kurcalayan dedikodulara
dönüşüyor.

“Bir yanlışı düzeltmek başka bir şeydir, insanların kusurlarını kontrolsüz bir
biçimde dolaşıma sokmak çok başka bir şeydir.”

Bir hatayı ele almakla, bir insanın onurunu hırpalamak arasında keskin bir çizgi vardır.
Bir yanlışı tashih etmenin üç yolu bulunur: İlki, hatayı yapanla baş başa kalıp usulüne
uygun şekilde uyarmaktır. İkincisi, o kişi üzerinde sözünüz geçmiyorsa, meseleyi daha etkili
veya yetkili birine aktarmaktır – ki buradaki yegane amaç hatanın son bulmasıdır.
Üçüncüsü ise o yanlışı alıp on kişiye, yüz kişiye yaymak, sosyal medyada bayrak açmaktır.
İlk ikisi ıslah ediciyken, üçüncüsü ekseriyetle gıybet, dedikodu ve fitnedir.

MUSIBETI İKILEŞTIRMEK NE DEMEKTIR?

İşte “musibeti ikileştirmeyelim” sözünün tam oturduğu yer burasıdır. Ortada bir yanlış,
bir hata varsa, o zaten baş başına bir musibettir. Siz o musibeti yetkilisiyle konuşarak,
usulünce çözüm arayarak sonlandırmak yerine; alelade ortamlarda, dedikodularla, yalan
ve iftiralarla etrafa yayarsanız, işte o zaman var olan musibeti ikileştirmiş olursunuz.
Bu, yanlışların üstünü örtelim, görmezden gelelim demek değildir. Aksine, yanlışa karşı
duyarsız kalmadan, adaleti elden bırakmadan, kardeşlik hukukunu zedelemeden ve yeni
hatalara kapı açmadan hareket etmek demektir. Hüsnüzan etmek, kardeşliği korumak
yanlışı meşrulaştırmaz; aksine onu en maslahatlı yolla bertaraf etmenin adıdır.
Özetle; yanlış karşısında dilsiz şeytan olmayın, susmayın. Ama yanlışı konuşurken de
amacınız haklı çıkmak değil, kalpleri kırıp dökmeksizin o yanlışı ıslah etmek olsun.
Rabbimiz, kötülükleri defedeceğiz derken yeni kötülüklere kapı aralayan kullarından
eylemesin.

Ahmet K.

ÖNE ÇIKANLAR