Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir

Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir

İsrailoğullarından üç kişi vardı: Biri cildinde alaca hastalığı taşıyan fakir bir adam, biri kel bir biçare, diğeri ise âmâ (kör) bir garipti.

PANORAMA - NEWS 26 Temmuz 2026 BLOG

Cenâb-ı Hak, içlerindeki özü ve şükrü ortaya çıkarmak için onlara insan kılığında bir melek gönderdi. Melek, önce alacalı adamın yanına vardı ve hâlini sordu:

“En çok istediğin, sana en sevimli gelecek şey nedir?”

Adam, mahcubiyetle:

“İnsanların benden tiksinmesine sebep olan bu hâlin gitmesini, güzel bir renk ve cilde kavuşmayı isterim.” dedi.

Melek, vücudunu sıvazladı; cildi pürüzsüzleşti. Ardından ona:

“En çok hangi malı seversin?” diye sordu.

Adam:

“Deveyi.” dedi.

Bunun üzerine kendisine hamile bir deve verildi ve bereketi için dua edildi.

Sonra kel adamın yanına gitti ve:

“En çok istediğin şey nedir?” diye sordu.

Adam, mahzun bir şekilde:

“İnsanların beni ayıplamasına sebep olan kelliğin gitmesini ve güzel saçlara kavuşmayı isterim.” dedi.

Melek, başını sıvazladı; gür ve güzel saçları çıktı. Mal olarak sığırı seçti. Ona da hamile bir inek verildi.

Nihayet kör adamın yanına vardı ve aynı soruyu sordu:

“En çok istediğin şey nedir?”

Adam, tam bir teslimiyetle:

“Allah’ın gözlerimi bana geri vermesi ve insanları görebilmemdir.” dedi.

Melek, gözlerini sıvazladı; gözleri açıldı. Mal olarak koyunu istedi. Kendisine doğurgan bir koyun nasip edildi.

Aradan yıllar geçti. Dualar berekete dönüştü. Birinin bir vadi dolusu devesi, diğerinin bir vadi dolusu sığırı, üçüncüsünün ise bir vadi dolusu koyunu oldu. İmkân ve servet, üçünün de kapısını sonuna kadar çaldı.

Derken, imtihanın ikinci safhası başladı.

Melek, bu kez fakir, yoksul ve onların eski hastalıklı suretlerinde teker teker kapılarına dayandı.

Alacalı adama gidip yolda kaldığını söyleyerek Allah rızası için bir binek istedi. Adam ise elindekilerin kendisine atalarından kaldığını iddia ederek yoksulu kovdu.

Melek:

“Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline döndürsün.” dedi.

Adam, eski hastalıklı ve fakir hâline döndü.

Kelliğe ve fakirliğe bürünmüş meleği aynı nankörlükle reddeden eski kel adam da aynı acı akıbete uğrayarak eski hâline döndü.

Sıra köre geldiğinde ise melek, karşısında bambaşka bir duruş buldu.

Kendisi gibi âmâ ve çaresiz bir yolcuyu gören adam, hiç tereddüt etmeden şöyle dedi:

“Ben gerçekten kör bir adamdım. Allah bana gözlerimi geri verdi. Fakirdim, beni zengin etti. İstediğin kadar koyun al, istediğini bırak. Vallahi bugün Allah rızası için alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım.”

Bunun üzerine melek gerçek kimliğini açıklayarak şöyle dedi:

“Malın senin olsun. Sizler sadece imtihan edildiniz. Allah senden razı oldu, diğer iki arkadaşına ise gazap etti.”

Hiç Kimse Sınanmadığı Günahın Masumu Değildir

Hadis-i şerifteki alacalı veya kel adam da yola çıkarken belki, “İmkânlarım olsa ben asla nankörlük etmem.” diyordu. İnsan, imtihanın sıcaklığı gelip çatmadan kendi nefsine kefil olamaz.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Yusuf’un (a.s.) diliyle insanın bu kırılgan yapısı şöyle haber verilir:

“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği durumlar hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.”
Yine başka bir ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Nefislerinizi temize çıkarmayın. O, kimin takva sahibi olduğunu en iyi bilendir.”
Gıyabında, “Ben olsaydım kesin o kör adam gibi davranırdım.” demek, henüz geçmediğimiz bir sınavın diplomasını şimdiden almaya çalışmaktır.

İmkân, servet, sağlık veya güç; insanı hiç beklemediği bir yerden yakalayabilir. Bu yüzden bir başkasının imtihanını veya düştüğü hatayı izlerken büyüklük taslamak yerine, kendi nefsimizin kırılganlığından korkmalı ve titremeliyiz.

Eylemi ve hatayı yargılayabiliriz; fakat insanı asla. Yanlış bir davranışı, bir günahı veya bir haksızlığı ilkesel olarak reddeder, yanlışlığını dile getiririz. Ancak o eylemi yapan insanın şahsını mahkûm etmek, onu tamamen silmek veya küçümsemek bizim yetki alanımızda değildir.

Çünkü o insanın hangi şartlardan geçtiğini, gelecekte nasıl bir pişmanlık yaşayacağını ve bizim aynı şartlarda neye dönüşeceğimizi yalnızca Allah bilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Kardeşini bir günahı (veya ayıbı) sebebiyle kınayan kimse, o günahı işlemeden ölmez.”

Bu sebeple, “Ben asla yapmam.” demek yerine:

“Allah’ım! Beni böyle bir imtihanla ve nefsime yenilmekle sınama.” diye dua etmek, insanın kendine ve hakikate karşı gösterebileceği en olgun duruştur.

Aslı Değil, Faslı Aranması Gereken Bir Menkıbe

Bir menkıbede şöyle anlatılır:

Cenâb-ı Hak, Hz. Musa’ya (a.s.) şöyle buyurur:

“Yâ Mûsâ! Huzuruma gelirken mahlûkatım içinden en değersiz, en aşağı gördüğün bir varlığı da yanında getir.”

Hz. Musa günlerce arar. Sonunda sokakta uyuz olmuş, tüyleri dökülmüş ve herkesin tiksindiği çaresiz bir köpek görür.

“Herhâlde en aşağı mahlûk budur.” diyerek köpeğin boynuna bir ip takar ve yola koyulur.

Yolda giderken bir an duraksar ve kendi kendine şöyle der:

“Sübhânallah! Bu köpek hâl diliyle, ‘Beni Allah yarattı. Ben O’nun mülküyüm. Sırf üzerimdeki hastalıktan dolayı beni senden aşağı mı görüyorsun?’ dese, ben ne cevap veririm? Hem o bir hayvandır; ahirette hesaba çekilmeyecektir. Bense bir insanım. Sonumun ne olacağı, imtihanı nasıl bitireceğim henüz belli değildir. Ben ne cüretle bir canlıyı kendimden aşağı görebilirim?”

Bunun üzerine Hz. Musa, ipi köpeğin boynundan çıkarır, kendi boynuna takar ve Hak katına tek başına varır.

Rivayete göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Yâ Mûsâ! Eğer o köpeği getirmiş olsaydın, seni peygamberler defterinden siler, katımdan uzaklaştırırdım. Sen ise kendini ondan üstün görmeyip ipi kendi boynuna takmakla katımdaki değerini artırdın.”

Bu menkıbenin sıhhati tartışılabilir; ancak verdiği ibret son derece derindir.

Bir insan sabahlara kadar secde etse, âlimlerin âlimi olsa, bütün dünyadan elini eteğini çekse bile, “Ben şundan daha iyiyim.” dediği an son derece tehlikeli bir koridora girmiş olur.

İbadet ve ilim, insanı yüceltmek içindir; başkalarına tepeden baktırmak için değil.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” Kendi nefsini en günahkâr insandan, hatta bir hayvandan bile üstün gören kişi, şeytanın düştüğü ilk tuzağa düşmüş olur:

“Ben ondan daha hayırlıyım.”

İblis de Hz. Âdem yaratılmadan önce meleklerin arasında ibadetiyle yükselmişti. Ancak Hz. Âdem ile imtihan edilince, içinde gizlediği kibir ortaya çıktı ve ebedî hüsrana sürüklendi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise amellere güvenilmemesi gerektiğini şöyle açıklamıştır:

“Hiç kimse ameli sayesinde cennete giremez.”

Ashâb-ı kirâm:

“Ey Allah’ın Resûlü! Siz de mi?” diye sorunca, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Evet. Allah’ın rahmeti ve fazlı beni kuşatmadıkça ben de giremem.”

Çünkü:”Ameller ancak sonlarına göre değerlendirilir.”

İnsanın kendi sonundan emin olmayıp her an Rabbinin rahmetine muhtaç olduğunu bilmesi;

“Yâ Hayy, yâ Kayyûm! Allah’ım, rahmetine sığınıyorum. Bütün hâllerimi ve işlerimi düzelt. Beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma. Ne olur, Allah’ım! Sensiz edemem. Tut elimden, ayağımı kaydırma. Senin rahmetine çok muhtacım.” diye yalvarması, hakiki marifetin ve güzel ahlâkın göstergesidir.

Psikolojide de insanın, başkalarını yargılarken kendi ahlâkî kapasitesini abartma eğilimi sıkça ele alınır. Bir başkasının hatasını dışarıdan seyreden kişi, kendisinin aynı şartlarda nasıl davranacağını çoğu zaman olduğundan daha iyimser değerlendirir. Oysa şartlar değiştiğinde; imkân, güç, para veya çaresizlik devreye girdiğinde, bir zamanlar kınadığı davranışın çok daha ağırını sergileyebilir.

Tarih ve edebî hafıza, en büyük iddialarla yola çıkıp zamanı geldiğinde devirdiği zalimin tahtına oturanların ibretlik hikâyeleriyle doludur.

İnsanlık; hak, hukuk ve adalet diyerek yola çıkan, idam cezasına karşı söylemleriyle tanınmasına rağmen Terör Dönemi’nin en önemli isimlerinden biri hâline gelen ve giyotinin en yoğun kullanımının sembol isimlerinden olan Maximilien Robespierre gibi figürleri unutmamıştır. Kınadığı sistemin çok daha kanlı bir versiyonunu inşa etmiş, sonunda ise kendisi de giyotinle idam edilmiştir.

Nice insanlar da gücü ellerine geçirdiklerinde, kendi doğruluklarına duydukları aşırı güven sebebiyle körleşmiş; kendi adalet anlayışına uymayan herkesi hain ilan ederek zalimleşmişlerdir.

Ancak gücün insanı dönüştürdüğü bu tablo, herkes için kaçınılmaz bir kader değildir. Tarihte gücü eline geçirdiğinde de adaletinden taviz vermeyen, makamı bir tahakküm aracı değil bir emanet olarak gören örnek şahsiyetler de vardır.

Tarih bize şu hakikati öğretmektedir:

İnsan, kendi adaletinden ve erdeminden en çok emin olduğu anda, kınadığı kötülüğe en yakın olduğu anda olabilir.

Aziz kardeşim, asıl mesele; insanın kendi masumiyetine ve ahlâkî üstünlüğüne güvenip başkalarına tepeden bakmaması, onları kınamamasıdır.

Kınadığı şeyin fâili olmaktan korunmanın tek yolu; iddiayı bırakıp Yaratıcı’ya sığınmaktır.

Güç, mevki veya imkân karşısında nefse asla kefil olunamayacağını bilmek, kendi kırılganlığının farkında olmak ve her daim:

“Rabbim! Beni nefsime bırakma. Allah’ım! Beni nefsimle baş başa bırakırsan kaybedenlerden olurum.”

şuuruyla yaşamak, insanın en büyük sığınağıdır.