İnsanları anlamak zorunda olmamak…
Dostumun bu ifadesini bir başkasına aktardığımda, yapılan tanım “egoistlik” olmuştu. Bunu kabul edemem. Çünkü dostumu tanıyorum ve kolaycılık yapmak istemiyorum. Aksi hâlde, sonraki adımımın doğru ve çözüm odaklı olacağından, en azından bunun için gayret göstereceğimden emin olamam.
Dostumun bu ifadesini nereye dayandırdığını veya hangi duygularını, düşüncelerini harmanlayarak nasıl formüller geliştirdiğini bilemiyorum. Ama bana düşündürdüğü şey şu oldu: İnsanları anlasak da anlamasak da, inandığımız gibi davranmak sorumluluğumuz, vazifemizdir.
Bütün kalbimle bunu gerçekleştirmek istiyorum. Ancak burada çok önemli bir soru var: İnsanları anlamadığımızda, yapılması gerektiğini düşündüklerimizi samimiyetle yapabilir miyiz? Sevgi, saygı, paylaşım mesela…
Bu üç kavram dillerde dolanır durur. Bazı filozofların, bilgelerin ifadeleriyle, tüm problemlerimizin çözümü adına tılsımlı kelimelerdir bunlar. Ama… “Amalarımız” olmasa.
“ Tüm problemlerimiz ” ifademi fazla bulan dostlar olabilir. Birey bazında böyle bir iddiada bulunamam. Algılarımız bizim gerçeğimizdir ve bunu bizden başka hiç kimse değiştiremez. Zamanla, yaşanmışlıklarla bir şeylerin farkına vardığımızda, bazı şeyleri farklı yaptığımızda, yığınla problemimizin tek tek çözülüverdiğini görebiliriz. Zaten her ne kadar farklı argümanlarla tavır geliştirmiş olsak da pek çok isteğimiz, saygıya olan ihtiyacımıza dayanmakta.
Sevgi, saygı, paylaşım…
Veya yapmak istediğimiz hâlde bir türlü yapamadığımız her ne varsa…
Nedir bizi yapmaktan alıkoyan? İnsanları anlamamak olabilir mi?
Kur’an’da insan; nankör, aceleci, sabırsız, hırslı, cimri, bencil, zalim, cahil ve çok tartışmacı olarak anılır. Tabii ki bunlar insanın kötü yönleridir. Dostlarla sohbet ederken bazılarını anarız. Aslında bunu yaparken birbirimize karşı bilenmek, birbirimizi bilemek de söz konusu olabilir. Veya yapamadıklarımızın mazeretlerini onaylamak, onaylatmak…
İlginç olan şudur ki, genellikle herkesin bir takım şikâyetleri, yaşanmışlıkları vardır ve işaret parmaklarımız sürekli başkalarını gösterir. Nasıl bir maslahat gözetilir, bilemiyorum. Bazen “Neyi farklı yapmalı?” diye sorduğum olur ama genellikle cevapsız kalır.
Oysa bilmede kalmanın hiç kimseye faydası yok. Aksine, tartışmasız bir şekilde karmaşaya, kaosa, savaşa, hüsrana davetiye çıkarabilir.
Öncelikle, sayılan veya sayılmayan tüm kötü özellikler bende de var mı diye sormalı insan kendine.
“Hayır.” cevabını verebilmek hiç kolay değil.
Bu durum insanın yaratılışıyla ilgili. Kabul ettiğimizde, etkilerini ve nedenlerini görebiliriz. Böylece onları frenlemek, doğru kullanabilmek mümkün olabilir. Tabii ki zamanla öğrenilebiliyor. İstisnaları var mıdır? Kesinlikle “Evet.” demeliyim. En azından herkesi kendisiyle baş başa bırakmak üzere…
Bildiklerimiz veya yaptıklarımız birbirimizle anlamlı. Peki, toplum mu bireyi etkiler, birey mi toplumu?
Medeniyetler nasıl kurulur, neden yıkılır?
Hangi durumlarda nankör, aceleci, sabırsız, hırslı, cimri, bencil, zalim, cahil veya çok tartışmacı olduğumuz da incelenmeli. Hatta bu tavırlarımızın altında yatan motivasyonlar…
Yaptıklarımız veya yapmadıklarımızla, söylediklerimiz veya söylemediklerimizle iletişimde bulunduğumuz insanları imtihan ediyor olabilir miyiz?
Seçtiğimiz kelimeler, mimikler, söyleyip de muhatap almama hâllerimiz…
“Sen kimsin?” dediğimizde mesela, ses tonumuz her ne kadar yürekten, samimi, anlaşmaya ve anlamaya gayret eden bir ton olsa da muhatabımızın kendi seceresini sayması; kendisini takdim etmesi, onun sabrı ve sakinliğiyle mümkün olabilir.
Kendimizin farkında olmak tamam da, diğerlerine neler hissettirdiğimizi de dikkate alacak mıyız?
Onların algılarına hükmedemezken hem de…
Canımızın çok yandığı bir dönemde bile “Nasılsınız?” diye sormak ve devamında saçma sapan hikâyeler dinlemek zorunda mıyız?
Ne yazık ki “hayır” diyemiyorum.
İsyanlarımı susturamıyorum ama…
Keşke yanılmış olsam.
Soranın nezaketen sorduğunu veya bizim gündemimizle o an için hiç mi hiç ilgilenemeyeceğini çoğu zaman göremiyoruz.
Diğerlerinin algılarını dikkate almak… Kendimizi ve insanları anladığımızda geliştirebileceğimiz stratejik bir hayat felsefesiyle mümkün. Aksi hâlde, insanın kendi algısıyla başkalarının algısı arasında sıkışması psikolojik sorunlara yol açabilir. “Kim ne der, ne düşünür?” kaygısı; özgüven eksikliğine, hatta paranoyaya kadar varabilir.
Yeterince farklı insanla bir araya geldiğimizde ve bütün insanları perspektifimize aldığımızda, farklı dünyalar açılabilir önümüzde. Yapılanlar ve söylenenler anlamını yitirebilir. Arka planda yatan neden daha açık ve seçik görülebilir.
İnsanın saygıyı arayışı, saygıya olan ihtiyacı…
Her ne yapıyor olursa olsun.
Samimi, iyi niyetlerle yapmaya gayret ettiğimiz iyiliklerimizin, iyiliğe yol oluşumuzun gerçekleşebilmesi adına insanlara saygı şart.
Her ne yapıyor olurlarsa olsunlar…
Davranış veya söylem bazında insanları anlamayabiliriz. Anlamak zorunda da değiliz.
Belki de insanları anlamanın bir göstergesi, davranışlarını onaylamak değil; onların da saygıya ihtiyaç duyduğunu görebilmektir.
Belki insanları anlamak, her davranışlarına bir sebep bulmak değildir.
Belki anlamak; insanı, yaptığı şeyden ibaret görmemektir.
Ve belki de “İnsanları anlamak zorunda olmamak” ile “insana saygı duymak” birbirinin karşıtı değildir.
Aksine, insanı anlamadığımız hâlde ona saygı gösterebilmek, samimiyetimizin en zor sınavlarından biridir.
