İnsan çoğu zaman zanneder ki imtihanı sadece şehvet, rehavet ve mal-mülk biriktirme arzusudur.
Oysa bilmez ki en büyük kayma noktalarından biri de saltanat ve makam hırsıdır. Makam hırsı, nice selvi-revanı kendine çekmiş, eritmiş ve özünden uzaklaştırmıştır. O, adeta içine düşeni öğüten bir değirmen gibidir; insanı yavaş yavaş değiştirir, dönüştürür ve sonunda bambaşka birine çevirir.
Saltanat ve iktidar hırsı, insan psikolojisinde en güçlü imtihan alanlarından biridir. Çünkü burada mesele sadece “güç sahibi olmak” değil; gücü kaybetme korkusu devreye girer. O korku da bazen insanı adaletten, merhametten ve hatta en temel insani/vicdani sınırdan uzaklaştırır.
Demek ki saltanat ve iktidar hırsı, insan için en tehlikeli kayma noktalarından biridir.
İslam tarihi, hicri 61 yılında, sadece Müslümanların değil insanlık vicdanının da derin yaralar aldığı büyük bir trajediye sahne olmuştur.
Kerbelâ Vakası, sıradan bir siyasi çatışma değildir. Bilakis o, menfaatin hakikatin önüne geçtiği, kabile asabiyetinin adaleti gölgelediği, dünya hırsının vicdanı susturduğu ve iktidar tutkusunun insanı her türlü zulme sürükleyebildiği karanlık bir zihniyetin tarihe düşmüş en acı ibretlerinden biridir.
Tarihte öyle insanlar çıkmıştır ki, kendi iktidarına en küçük bir ihtimalle bile alternatif olabilecek veya bir gün yerini alabilecek kimselere hayat hakkı tanımamıştır.
Demek ki saltanat ve iktidar hırsı, insanı öyle bir noktaya sürükleyebilir ki; artık ne akrabalık tanır, ne hak tanır, ne adalet tanır, ne de vicdan… Geriye sadece makamı koruma arzusu kalır. Böyle gözü kararmış bir insan, karşısındaki Resûlullah’ın torunu olsa bile gözünü kırpmadan zulme yönelebilir; ilim ve fazilet sahibi insanları susturabilir, zindanlara atabilir, hatta masumları suçlu ilan edebilir. Meriç’de Boğulan yeni doğmuş çocuğa onlar teröristlerin çocukları dedirtebilir .İşte tarih, bize iktidar hırsının insanı hangi karanlığa sürükleyebileceğini nereden nerelere savrulabileceğini böyle acı örneklerle göstermektedir.
Kerbela, bu hakikatin ne ilk tezahürüdür ne de son olmuştur.
Muaviye’nin vefatının ardından oğlu Yezid’in halife olarak ilan edilmesi, İslam toplumunda ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir. Hilafetin saltanata dönüşme ihtimali, dönemin birçok önemli şahsiyeti tarafından endişeyle karşılanmıştır. Bu süreçte Kufe halkı, Hazreti Hüseyin’e ardı ardına mektuplar göndererek kendisini şehirlerine davet etmiş, adaletin yeniden tesisi ve ümmetin birlik içinde hareket etmesi için destek vereceklerini ifade etmişlerdir.
Hazreti Hüseyin bu daveti, şahsi bir iktidar arayışı olarak değil; ümmetin sorumluluğunu omuzlayan bir ahlak ve adalet görevi olarak değerlendirmiştir. Nitekim yolculuk sürecinde bazı çevreler tarafından Kufe halkına güvenilmemesi gerektiği, bölgedeki siyasi ortamın riskler taşıdığı yönünde uyarılar da yapılmıştır. Ancak Hazreti Hüseyin, bütün bu şartları göz ardı ederek değil; bilakis bunların farkında olarak, zulme karşı sessiz kalmamak ve adalet ilkesinden taviz vermemek adına bu yolculuğu sürdürmeyi tercih etmiştir. Böylece Kufe’ye doğru yolculuk ilerledikçe siyasi baskılar, korkular ve menfaat hesapları devreye girmiş; daha önce destek sözü verenlerin büyük bir kısmı verdikleri sözden geri dönmüştür. Sonuçta Hazreti Hüseyin, ailesi ve az sayıdaki sadık yol arkadaşısıyla birlikte Kerbela’da kuşatılmış ve tarih, insanlığın hafızasında silinmeyecek bir acıya tanıklık etmiştir.
Hz. Hüseyin ve kafilesi durdurulup ordu tarafından kuşatıldığında, Hz. Hüseyin bölgenin adını sormuştur. “Neyneva”, “Gadiriyye”, “Taff” isimlerinin ardından “Kerbela” cevabını alınca: “Allah’ım, kerb (üzüntü) ve beladan sana sığınırım. İneceğimiz yer burasıdır, kanımızın döklediği, mezarlarımızın olacağı yer burasıdır. Ceddim bana bunu haber vermişti” diyerek durumu bildiğini açıkça ortaya koymuştur. Nitekim tarihi rivayetlere göre Hz. Hüseyin, şehit edileceği bu çorak arazinin helal mülkü olmasını istemiş ve çadırların kurulduğu bu toprakları Beni Esed kabilesinden bizzat satın alarak yine onlara hibe etmiştir.
O dönemde İslam toplumu artık sadece Hicaz bölgesiyle sınırlı değildi. Peygamber Efendimizin vefatı sırasında sahabe sayısının yaklaşık yüz bin civarında olduğu rivayet edilirken, Dört Halife ve sonrası döneminde gerçekleşen fetihlerle İslam coğrafyası genişlemiş, Kuzey Afrika’dan Horasan’a kadar uzanan,yaklaşık bu günkü 30 ülkeyi içine alan , 20 milyona yaklaşmış büyük bir siyasi yapı ortaya çıkmıştı. Bu geniş coğrafyada İslam’a yeni giren, iman ve ahlaki olgunluğu henüz derinleşmemiş geniş kitleler bulunuyordu. Kur’an’ın da işaret ettiği üzere, iman kalplere tam yerleşmeden sadece dışa dönük bir teslimiyet, insanı ahlaki bir olgunluğa ulaştırmayabiliyordu. Nitekim bu hakikat Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilir: Bedeviler iman ettik dediler. De ki: Siz iman etmediniz; fakat teslim olduk deyin. Henüz iman kalplerinize girmemiştir. (Hucurat, 49/14)
Bu durum, siyasi baskılarla birleştiğinde ciddi kırılmaların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Bugün de benzer bir durumun farklı yansımaları görülebilmektedir. İman iddiası ile ahlaki sorumluluk arasındaki mesafe açıldığında, zulüm ve haksızlıklar karşısında sessizlik ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, sadece isim olarak bir aidiyetin her zaman yeterli olmadığını, imanın kalpte kökleşmesinin ise davranışlara yansıması gerektiğini göstermektedir. Nitekim dinin özü, sadece bir kimlik beyanı değil, aynı zamanda adalet ve sorumluluk bilincidir.
Kerbela’yı mümkün kılan en temel unsurlardan biri de bu ahlaki zayıflık, korku, menfaat ve güç ilişkilerinin insan davranışları üzerindeki belirleyiciliğidir. Bir kısmı makamını korumak için susmuş, bir kısmı çıkarı uğruna gerçeği terk etmiş, bir kısmı ise korkunun etkisiyle zulme sessiz kalmıştır. Böylece sadece aktif failler değil, pasif kalanlar ve sessiz çoğunluk da bu büyük trajedinin sosyal zeminini oluşturmuştur.
Şu asla unutulmamalıdır .Tarih boyunca birçok olay, zulmün ve adaletsizliğin uzun vadede kalıcı bir güç üretmediğini; aksine kendi içinde çözülmelere ve ağır sonuçlara zemin hazırladığını göstermiştir. Zülmü yapanlar farkında olmadan kendi sonlarını hazırlamıştır . Farklı dönemlerde benzer şekilde, güç ve iktidar uğruna haksızlık yapan birçok yapı ve kişi, zaman içinde ya iç çatışmalarla ya da kendi kurdukları düzenin çöküşüyle karşı karşıya kalmıştır. Bu durum, sadece Kerbela’ya özgü bir sonuç değil; insanlık tarihinin genel akışında sıkça görülen ibret verici bir hakikattir.
Kerbela hadisesine karışan birçok isim de bu genel tarihi akışın dışında kalmamış; Yezid’in olaydan kısa süre sonra feci ölümü, Kufe’deki sürecin önde gelen tüm aktörlerin daha sonra yaşanan farklı isyanlar ve çatışmalar içinde ortadan kaldırılması, tarih kaynaklarında yer alan dikkat çekici örnekler arasında zikredilmiştir. Bu yönüyle tarihçiler, Kerbela’yı sadece bir acı olay olarak değil, zulmün uzun vadede sürdürülebilir bir güç üretmediğini gösteren ibretlik bir tablo olarak değerlendirmişlerdir.
Bu hakikat, sadece geçmişe ait bir sonuç değildir; insanlık tarihinin genel yasası olarak bugün de geçerliliğini korumaktadır. Zulüm ve adaletsizlik üzerine kurulan hiçbir düzenin kalıcı olmadığı, er ya da geç kendi çelişkileriyle yüzleştiği tarih boyunca defalarca görülmüştür. Zülmü yapanlar kısa süre sonra muhalif bir rüzgarla Hazan yemiş yaprakları gibi bir bir toprağa dökülüp gübre olmuşlardır .
Keşke insanlık bu gerçeği unutmasa; her güç sahibinin, her iktidar odağının ve her bireyin ilahi adalet karşısında hesap vereceğini hatırdan çıkarmasa… Güç ve iktidar, ahlak ve adaletle sınırlandırılmadığında; dünya sevgisi kalpleri kuşattığında; menfaat duygusu vicdanın önüne geçtiğinde, insan en ağır zulümleri bile sıradan bir görev gibi görebilecek bir noktaya sürüklenmektedir.
Bu sebeple Kerbela, sadece geçmişte yaşanmış bir hadise değil; hak ile menfaat, adalet ile iktidar hırsı arasındaki bitmeyen mücadelenin sembolüdür. Ne tarihteki ilk örnektir ne de son olacaktır. Dün Kerbela’da yaşananlar, farklı isimler ve farklı coğrafyalar altında bugün de insanlığın karşısına çıkmaya devam etmektedir.
Ne var ki bir çok insan, çoğu zaman tarihteki zulmü esefle anarken, farkında olmadan benzer zulümlerin bir parçası hâline gelebilmekte; hatta bazen hakikati görmeden gücü alkışlayarak yeni Kerbelâ’ların oluşmasına zemin hazırlayabilmekte ve böylece farkında olmadan zalimlerin safında yer alabilmektedir.
Bugün bu büyük acıdan çıkarılması gereken en temel ders, onu sadece tarihi bir matem haline indirgemek değildir. Asıl görev, Kerbela’yı bir bilinç ve adalet çağrısına dönüştürmektir. Zulmün her türüne karşı duyarlı olmak, mazlumun yanında yer almak ve adaleti her şartta savunmak, Hazreti Hüseyin’in duruşunu anlamanın en doğru yoludur. Kerbela, yeni düşmanlıklar üretmek için değil; insanlığı adalet, merhamet ve sorumluluk bilincine çağırmak için okunmalıdır.
Bu yönüyle Kerbela’nın hatırası, yalnızca geçmişi anmakla sınırlı bir matem değil; dini, dili, ırkı ve coğrafyası ne olursa olsun her türlü zulme karşı duyarlılığı diri tutan bir adalet bilincine dönüştürülerek
Zulme Sessiz Kalmama ve Adalet Haftası ilan edilmelidir. Bu acı tecrübe, insanlığa her dönemde yeniden hatırlatılması gereken evrensel bir sorumluluk çağrısıdır.
Yorum: Eymen Yağmur
