Kurduğum Dengelerim 3

İnsanları anlamak zorunda olmak veya olmamak… Zorunda olduklarımıza karşı olan direncimizi bir köşeye bırakarak bakalım konuya.

SEDAT İLHAN 15 Haziran 2026 YAZARLAR

Her ne kadar “zorunda olmak” kavramının yerine koyabilecek başka bir kelime bulamıyor olsam da realitemizi yok sayamayız.

Tarihe baktığımızda yapılan çalışmaları iki temel başlık altında toplamak mümkün: Yaratılış ve insan. Bilinen binlerce filozofu, bilim insanını, araştırmacıyı; yazılan kitapları, kurulan ve yıkılan medeniyetleri yok saymak olur, “İnsanı anlamayabiliriz.” demek. Denilebilir elbette ama yerine başka bir şey konulabiliyorsa.

Veya bir ortam hayal edelim. Milyonlarca insanın olmasına bile gerek yok. Hiç kimsenin diğerinin yaptığına anlam veremediği bir ortam. Yaşamın devam edebilmesi mümkün olabilir mi? Yiyecek, içecek ve benzeri temel ihtiyaçlar karşılanıyor olsa bile.

Bazılarıyla hoşça vakit geçirebiliyor olmak… Kimdir bunlar? Hangi özelliklere sahiptirler? Diğerlerinden farkları nelerdir? Bu küçük örnek kümeyle oluşturduğumuz yargılarımız, tüm insanlar için ne kadar doğru olabilir?

Bir dostumun söylediği söz üzerine saatlerce düşünmek yerine ona sormak, tezini dinlemek ve kendi dengelerimde yerini aramak en kolay çözüm. Umarım bu yola başvurmadığımı düşünen yoktur. Çünkü sordum. Ama dostum, insanları anlamak zorunda değildi.

Dostum cevaben, insanları anlayamadığımızı ve konuyu çok dağıttığımı söyledi. İyi de adama sormazlar mı? Anlamak zorunda olmayan bir insanın anlayabilmesi beklenebilir mi? Ve geçmiş tecrübeleri, anlık beklentileri, gelecek planları ele alınmadan insan anlaşılabilir mi?

Konunun akışında kendim için üç beş cümle eklemek istiyorum. Takılıyor muyum? Ne böyle bir görüntü vermek isterim ne de böyle davranmak. Ancak takılmadığımda, yaşanmışlıklarıma bir anlam vererek düşünce dünyamı sürekli geliştirmediğimde dostumdan bir farkım olabilir mi?

Dostum tamamen haksız değildir; tıpkı benim tamamen haklı olmadığım gibi. Aslında haklı olmak da esas olamaz. Mutlu olmalı, mutluluğa yol olmalı. Peki, anlamak esas olabilir mi?

Dostumla sohbetimizde, anlamak kavramına odaklanmamız gerektiğini de belirtmiştim. Yazıktır ki havada kalmıştı. Çünkü insanları anlamak zorunda değildi. Ancak bana çok farklı bir ufuk açtı. Niçin anlamalıyız, neyi anlayabiliriz, anlıyorsak neyi yapıyor olmalıyız?

Anlamak kavramını sözlük anlamıyla ele aldığımızda ve kendimizi anlamaya zorunlu kıldığımızda, karşımıza tüm dilleri bilmek gibi bir gereklilik çıkar; hatta tüm deyimleri de. Meslekler de önemlidir bu anlamda. Her mesleğin kendine özgü bir literatürü vardır. Öğrenmek güzeldir, öğrenilebilir de. Ancak kavgalarımızın nedenleri arasında bunları bilmemek bulunmuyor. Anlamadığımızda, anlaşılmadığımızda, anlaşamıyoruz. Hırçınlaşabiliyor, kırılabiliyor, kırabiliyoruz. Doğru ilerliyorsak denilebilir ki bilmek, anlamak değildir.

Anlamak kavramına öyle bir anlam yükleyelim ki aksini hiç düşünemeyelim. Aslında bir şeyler söyleyebilirim ama zorlanıyorum. Bana bakan yönü mutlaka vardır. Henüz insanları anlayabilmiş değilsem, bunu tanımlayabilmem nasıl mümkün olabilir ki? Arayışlarımı dillendirir dururum sadece. Öğrenmenin başka bir yolu var mıdır, bilen söylesin. Arayışa devam…

Sanırım en temel hastalığımız bilmede kalmak. İyi veya kötü; nedir, biliyoruz. Toplum tarafından genel kabul görmüş ilkelerimiz var. Bunların dışına çıkmak, toplumu karşımıza almak olabilir ki bedeli ağırdır. Gerçekten görsek ki bu gereklidir, anlasak, belki o bedeli ödemeye hazır olabiliriz.

Oysa birbirimizi etkiliyoruz. Toplum; hırlısıyla, hırsızıyla, arsızıyla bir bütündür. Bunu kabul etmek kolay değildir. Sadece kabul etmek değil, anlamak da. Herkesin hedefi, gayreti masumanedir. Ancak bireysel menfaatlerin ön plana çıkması bazılarını farklı yollara sevk edebilir. Özellikle örnek vermek istemiyorum. Çünkü herkesin bu konuda yeterince tecrübesi olduğuna inanıyorum. Bazen olur; örnekler konuyu sığlaştırabilir.

Peki, iyi nedir? Muhataplarımızın iyilik olarak görmediği bir şeyi onlara diretmek iyilik olabilir mi? Veya onların hastalanmalarına neden olabilecek etkenlerle iyilik edilebilir mi? Mesela hatalardan korumak amacıyla çocuklarımızı sürekli ikaz edip dursak; bu, sorumluluk duygularının gelişmesine engel olurken iyilik etmiş olur muyuz?

Kendi duygularımızın farkında olmadan iyiliğin ne olduğunu bilebilir miyiz? İnsanları iyi-kötü diye tanımlayarak kendi duygularımızın farkındalığına ulaşabilir miyiz? Kendi duygularımızın farkındalığına ulaşamadan, toplumda süregiden kötülüklerin bir parçası olmadığımızdan emin olabilir miyiz?

Mutlu olabiliriz belki ama…

İç huzuruna erebilir miyiz?