Twitter kullanıcılarının dikkatine!

Daha önceki Örümcek ağı ve sosyal medya makalemizde sosyal medya ve teknolojinin dünyamıza girmesi ile ilgili bazı hususlara değinmeye çalışmıştık. Bu yazıda da pek çok portal içerisinden özellikle Twitter ismi ile tanınan ve dünya genelinde de 340 milyon üyesi olduğu tahmin edilen bir sosyal ağa değinmek istiyoruz.

Aslında bu konuyu yazmamın üzerinden 7 yıl geçti ve bugün hadiseler gösterdi ki düşündüğümüzden fazla güç ve tesire sahip artık bu servisler. Örneğin, Türkiye’de bakanlar Twitter’dan istifalarını duyurur oldular; hatta dünyanın süper gücü ABD devlet başkanı basın danışmanı vs. bypass edip direk Twitter’dan iletir olmuştu mesajlarını halka, en son secimi kaybedip koltuğu bırakmak istemeyince de olan oldu ve yandaşlarını twitter ve diğer sosyal medya ağları üzerinden örgütleyip sokağa çağırdı. Onlar da parlamentoyu basip demokrasinin kalesi sayılan ABD’yi dünyaya rezil ettiler. Akabinde hem twitter hem de facebook devrik başkan Trump’ın hesabını askıya aldı.

Dikkat ederseniz, bir sosyal ağ şirketi, her ne olursa olsun, ister sevin ister karşı olun, halen görevi devretmemiş ülkesinin başkanın hesabını askıya alabilme gücüne sahip.

Gerekçe de çok basit: ‘Kullanma kurallarına uymamak.’ Trump da hakketti ama diyebilirsiniz. Ama hadise nereden bakarsanız bakın olay çok traji-komik anlamlar ifade ediyor.

Daha önceki yazıya atfen, öncelikle teknoloji ile olan ilişkimizi tekrar sorgulamakta fayda var diye düşünüyorum. Zira bu imkan bazen imtihana dönüşebiliyor. Üstelik hem şahsi hem de toplumsal alana çıkınca.
Düşünün ki, satın aldığımız hayatımızı kolaylaştıran en basit araç gereçler bile kendimize ve çevremize zarar vermememiz için belli kural ve talimatlarla birlikte teslim ediliyor. Bunlara bakıp öğrenmek gerekiyor, olmadı kurslar düzenleniyor hatta araba vs. kullanırken mecburen ehliyet icap ediyor.

Aslında bütün teknolojik yenilikler için geçerli bu durum özellikle şahsi alanımız ile kamusal kimliğimizin buluşma noktası olan sosyal ağ ve cep telefonu ve internet hizmetleri alanında da çok lüzumlu gözüküyor.

Dikkat edilirse, bu tür yenilikler eğitim ve sosyal statüye bakmaksızın çok hızlı bir şekilde hayatımıza girdiler ve çok çabuk kabul gördüler. Günlük 3-5 saatimizi buralarda harcar olduk. Faydaları da çoktu elbette: toplumun genel kültür seviyesini artırdı ve haber alma açısından sınırları genişletti, eleştirel düşünceyi daha da özgür dolaşıma soktu, sınırları kaldırdı ve dünya ile uyuma katkısı tartışılmaz.

Ama diğer bir yandan da eğitimini almadan kullanır olduğumuz ve çok çabuk benimsediğimiz bu sınırsız imkanlar beraberinde pek çok handikabı da getirdi, bize acı tecrübeler yaşattı.

Başımıza türlü belalar açınca anlar olduk zararlarını da. Şahsi bilgi ve fotoğraflarımız farkında olmadan ortalıkta dolaşır oldu. Paylaştığımız mahrem veya olmayan bilgi ve belgeleri kiminle ne kadar paylaştığımızı yeni yeni keşfetmeye başlayıp kısıtlar olduk (ki ben bugün bile hala yarıdan fazla Facebook kullanıcısının kimlere ne kadar ulaşım izni verdiğini bilmediğini, hatta bu nasıl ayarlanır konusunda haberdar bile olmadığı kanaatini taşıyorum). Bu noktada oluşan banka hesap bilgilerinin çalınması vs. gibi maddi hasarlar bir yana itibar kaybı ve toplumsal ayıplanma gibi telafisi daha zor manevi hasarlar da ortaya çıktı.

İşte bu açıdan twitter, facebook, instagram ve şimdilerde de whatsapp’a ayrı bir yer açmak lazım diye düşünüyorum. Zira bunun altında insanoğluna ait çok özel bir tarafın keşfi yatıyor. Şöhret ve eskilerin tabiri ile Teveccüh-ü nas yani insanların sana yönelip, seninle ilgilenmesi duygusu her insanda olan duygular. Her an ne yaptığımızı paylaşmak da büyük özgürlük.

Ama işin aslı tam öyle mi acaba? Zira insanoğlu zaman, mekân ve hal denilen bir gerçekliğin kaydı altında. Bunu tasavvufçular: “insan ‘Ibn’ül- Vakt’” yani “zamanın çocuğudur” diyerek tanımlamışlar. Peki, nedir zaman ve mekânla kayıtlı ve sınırlı olmak ve hal ehli olmak?

Biz aslında insan olarak karmaşık bir yapıda yaratılmış varlıklarız. Tarifimizi yapmak da zor keşfini yapmak da. Birçok zıtlığı içimizde barındırıyoruz. İyilik ve kötülüğe müsait yönlerimiz de var hayvandan aşağı veya melekten de yukarı çıkmaya kabiliyetimizde var.

Bu durumun belirleyici unsuru ise bizi kayıt altında tutan zaman ve mekâna karşı gösterdiğimiz irade, direnç ya da uyum. Allah kendisi zamandan ve mekândan münezzeh olduğu için biz fani kulları bu iki unsur ile kayıtlı kılıp çeşitli keşif alanları, değişik haller ve sabit makamlar sunarak hem kendini bize tanıttırmak istemiş ve hem de hayatı daha yaşanır, renkli ve eğlenceli kılmış.

Tabi ki esas olan: akıl, şehvet, gazap ve vicdan kabiliyetlerimiz bizim için bir nevi malzeme, araç veya kaldıraç olarak verilerek cüzi irademizi kullanma izni verilmiş, insanlar da bu noktada özgür bırakmıştır.
İşte bu noktada insanlar zaman ve mekân arasında çeşitli kabiliyetleri ile değişik haller yaşayabilen bir varlıklardır.

Bu duruma eskiler “Eşref saati” veya “Eşek saati” demişler. Zira insanın her hali bir olmaz. Aslında burçlar felekler vs. görünen görünmeyen bütün âlemleri de düşünürsek bu kâinat içindeki yerimiz çok cüzi ve bunun farkına varmak da bir o kadar zor. Ama bunların üzerimizdeki tesiri de bir realite ve tıpkı gökyüzünün kararması sonrasında yağmur yağması gibi, insan da bazı hallerde ruh durumu itibari ile daralmalar yaşayıp kabz yani darlık hali yaşadığı yani sıkıldığı anlar oluyor.

Görünürde bir sebep olmasa da bu yaşanabiliyor. Ama bu hal bir müddet sonra da geçiyor. “Zeval-i elem (Elemin bitmesi) lezzet, zeval-i lezzet (lezzetin bitmesi) de elemdir” döngüsü içinde hayat tekdüzelikten çıkmış oluyor. İnsan ise bazen bu daralma etrafına aksedip etrafındakilere de kırıcı olabiliyor, sonra da iyi bir hal gelip neşe hâkim oluyor ve dostluğuna muhabbetine doyum olmuyor.

İşte bu her iki halde insan olmanın bir gerçekliği ve insan bu değişik durumları dengeli yönetebildiği ölçüde iyi veya kötü, erdemli veya sefil olmuş oluyor. Bu durumu bilen eski insanlar dostlarının bazen çekilmez hallerine sabır gösterip onun halinin geçiciliğini hep göz önünde tuttukları için birbirlerinin bir anlık hallerine bakıp hemen hüküm vermezlermiş.

Hatta tasavvufta kazanılan dereceler, değişken hallerin sabit seviyeye çıkıp kalıcı olduğu durumlarda makam olarak adlandırılır ki bu makamlara ulaşmak ve orada kalabilmek her babayiğidin harcı değildir. Ancak zaman ve mekânın bu baskın gücüne karşı iradesini sürekli kontrol altında tutabilenler buralara ulaşıp oralarda kalıcı olabilirler. Bu iniş çıkışlar insanoğlu varlığını devam ettirdiği müddetçe devam edecek.

İşte twitter ve benzerlerine bir de bu açıdan bakmak gerekir. Hele hele toplumun önündeki yöneticiler, aydınlar, önder insanlar içinde bulundukları halin farkında olmadan bu sosyal kanalların dayanılmaz hafifliğine kapılır ve fikir, duygu ve düşüncelerini paylaşmaya kalkarlarsa sonradan üzülecekleri sonuçlar ortaya çıkıverir.

Nasıl ki bir makaleyi kaleme alıp onu ertesi gün tekrar okuyunca düzeltecek pek çok yerini buluruz, aynen öyle de söz ve yazılarımızı de anlık olarak iletmeden önce üzerinde bir daha düşünmemiz gerekir. Zira söz öyle bir hazinedir ve tesirlidir ki kimi zaman savaşı keser, kimi zaman da başın kesilmesine sebep olur.

Hem atalar dememişler mi: “söz (yazı) senin ağzından çıkmadan senin kölen, çıkınca da sen onun kölesisin.” Çıktıktan sonra inkâra kalkışsan olmaz. Her an kayıt altında. Tevile kalkışınca daha da batma durumu var. Özür dilemek en akıllıca ama insanlar ne kadar birbirini affedebiliyor sorusu ise en zor olanı. Tabi bir de istisnai durumlar vardır ki, erdemli ve belirli makamlara ulaşmış insanların sözleri belirli bir süzgeçten geçtiği için her zaman seviyelidir ve onun kayıt altında tutulması da faydalıdır. Fakat yine de insan olmamız hasebi ile hata ve eksikten münezzeh değildir.

Fakat, bir başka açıdan da eskilerin deyimiyle: ‘padişahların önünden yürümek lazım onları korumak için, âlimlerin arkasından gidilir onlara duyulan saygıdan ötürü, dervişlerin ise yanında yürünür, zira onlar her an ilhama açıktırlar ve gelen ilhamı paylaşınca hemen duymak lazım.” Sonra tekrar et desen kendisi de hatırlayamaz. Ama onların sözlerinin de belirli bir coşkuyu barındırması sebebi ile diğerleri tarafından anlaşılması zor mevzu ve ifadeler olabileceğini unutmamak gerekir.

En iyisi pek çok nimet gibi twitter ve benzerlerini de dikkatlice kullanmak. Coşkuyu da üzüntüyü de dengeli paylaşmak, nefreti de tamamen lügatten çıkarmak ve insan olduğumuzu unutmamak. Böylece tasavvufun en temel esası olan “kendimizi bilmek” erdemine erişmiş oluruz. Ne rencide oluruz ne de başkalarının kalbini kırarız. Ve eğer bu teknolojiler birer nimetse onu da yerli yerinde kullanmış oluruz. Yoksa onlar zahmet ve belaya dönüşmeye müsaittirler. Aynen onları icat eden insanlar gibi.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

3 − 1 =