Nuh olmak

Nuh olmak tufana hazır olmaktır. Tufanı kaldırabilecek kadar da dayanıklı, cesur ve mütevekkil olmak. 950 senelik ömrün 900 senesini hak davası için harcayabilmektir Nuh olmak.

Alay ve hakaretlere aldırış etmeden, sabır ve metanetle hedefe kilitlenmek, gözünü ve kulağını da rabbinin dergâhından ayırmamak, sadece ve sadece O’nun emirlerine muti olmaktır.

Kavmini putperestlikten uzaklaştırıp tevhit inancına döndürmek için çabalamak, bu yolda atalarımızın dininden dönmeyiz diyen inatçı kavme de cesurca karşı koymaktır. Nuh olmak mangal gibi bir yürek taşımaktır.

Kokuşmuş bir dünyanın, haysiyetini beş kuruşa satmış insanoğlunun temizlenmesi için dil dökmek, kapı kapı dolaşmak, yine de bir gemi dolusu insan dışında kimseyi inandıramamak. Ama yine de davasından vazgeçmemek.

İşte insanlığın ikinci babası olmak, Nuh olmak, peygamber olmak buydu.
Maddeye tapar olmuş kavmine, “yaptıkları karşılığında hiçbir talebinin olmadığını” söyleyip paradigmalarını yıkmaktır Nuh olmak.

Sonuçta kötülüklerinden dolayı cezaya uğrayacaklarını anlatsa da onları inandıramamış, yaklaşan tufanı haber verince de alay ve hakarete uğramıştı.
Hele de gemi yap emrini verince Rabbi, onun hiç durmadan işe koyulduğunu, süratle gemiyi inşa etmeye başladığını görenler alaylarını hakaret ve fiziksel zarar vermeye kadar götürmüşlerdi de o yine de yılmamıştı Allah’ın izni ile.
Arada bir insan olmanın gereği halini Rabbine arz ediyordu ama o da şikâyet değil ıstırap lisani idi. Yani halini arz etmek, rapor vermek gibiydi.

“Ben onlara hem açıktan, hem de gizliden gizliye senin mesajını bildirdim. Rabbinizden mağfiret dileyiniz, şüphe yok ki O, çok mağfiret buyurucudur.” (Nuh, 9) “dedim ama nafile” der gibiydi.
Ama ona düşen sadece bildirmekti. Hidayet Allah’tandı. Nuh olmak ise Rabbin emirlerini sorgulamadan, tam olarak itaat etmekti zira. Belki de gemiye niçin dümen yapmıyorum sorusunu bile sormayacak kadar teslimiyet içinde olmaktı.

Gerçi onunla alay edenlerin içlerinde, gizliden ve yavaş yavaş beyinlerini kemiren bir endişe de yok değildi.

Ama gerek çevre etkisi ile, gerek oluşturdukları haksız düzen ve geçici de olsa haram üzerine kurulu saltanatları yok olacak endişesi ile bu gerçeği kabul etmek istemiyor, arzu ve istekleri inanma duygularını böylece bastırıyordu.

Nitekim ataları Adem ve Şit’ten bu yana değişmeyen bir fıtratları vardı bu insanların: Unutmak, zulme meyletmek, nefse yenik düşmek. Bu yüzden de her ne kadar da atalarının başlarına gelenleri bilseler de tufanı karşılarında görene kadar İlahi gücü ve onun tehditlerini hep kulak ardı ettiler. Alaya ve eziyete de devam ettiler.

İşte Nuh olmak, bütün bu yaşanmışlıklara rağmen gaflette ısrar eden insanlar için belki kurtulurlar ümidini hiç yitirmemekti.

Tufan başlayınca bazıları durumun ehemmiyetini anlamış ama iş işten geçmişti. Fakat geride kalanlar arasında birileri vardı ki en acı tablo da buydu: Nuh’un eşi ve oğlu.

Baba şefkati peygamberlik şefkati ile yarış içinde idi. Onların da gemiye gelmesini istiyordu. Ama oğlu “siz gidin, ben sulardan kurtulmak için yüksek yerlere çıkarım” diyordu. Ne hazin bir tablo. Demek ki peygamber olmanın içinde ailesi ile imtihan olmak da vardı.

Gerçi oğlu böyle söyleyince ilahi emir karşısında yapacak bir şey de kalmamıştı. Kabil’den sonra insanlığın esfel-i safilin tarafına meyleden hayırsız bir oğul daha.

Karşısında da üzgün ve çaresiz bir baba. Yüreği buruk ama neylersin. “Zarara rızası ile girene acınmaz” kaidesi geçerli idi. Dinde zorlama yoktu ve hiç olmamıştı da.  Sular yükselince dalgalar arasında kaybolan oğlunun ardından sadece üzülerek yutkunabildi.

Sabır günleri başlamıştı artık.

Geminin nereye gideceği, yolculuğun ne kadar süreceği, nereye demir atacağı, yani her şey meçhuldü.

Tıpkı insan gibi. Carrel’in dediği her şeyiyle meçhul olan insan.
Kaderi de öyle. Yarınları da. Ve bu meçhul içinde elde olan tek şey ise iman ve sebepleri yerine getirdikten sonra da tam tevekkül. Sonrası mı?
Meraklı bekleyiş son buldu nihayet.

Gemiye aldıkları çift çift hayvanlardan haber için gönderdikleri güvercin güzel haberle döndü. Ağzında zeytin dalı vardı. Bundan sonra hep barışı temsil edecek olan. Yurt yuva ve vatan manasına gelen. İman semeresini vermişti. Çile ve sabrın mükâfatının tekrar nimetlere ulaşmak olduğu anlaşılmıştı.

Fakat hiçbir şey gemide yedikleri bir tas aşurenin yerini tutmayacaktı bundan sonra da. Çile ve sabır günlerinin hatırası. Hey gidi günler der gibi.
Kuran onu “çok şükreden” (el-İsrâ 17/3); güçlükler karşısında gösterdiği sabırla insanlara örnek olan” (Hûd 11/49) bir kul olarak anlatmıştı.
Nitekim bu tablo da yeryüzünde var olan insanoğlunun birlik içinde olabildiği son tablo olmuştu belki de.

Nuh ise ilettiği hakikatlerin ortaya çıkması ile bir sürur duysa da, sorumluluğun verdiği yükü omuzlarında hissetmeye devam ediyordu. Geride kalanları düşünmekte vardı bunun içinde, kurutulan kavmini tekrar bu imtihanlara düşmemeleri için bir kıvamda tutma, doğru yolda muhafaza etme de. Zira insan meyyaldi şerre.

Gemiden inince toprağı öptü mü tufandan kurtulanlar bilinmez ama, bir hakikat vardı ki, o da yüce yaratıcının onlara lütfettiği bu yeni hayatın kıymetini bilme adına ve peygamberlerinin izinde gitme ve Rablerinin sözünden çıkmama adına gösterecekleri gayret mühimdi.

Ama ezelde kötülük iznini almış olan şeytan da boş durmayacaktı elbette. Dünyanın cazibesi ve nefsin istekleri onları sürekli tahrik edecek ve insan yine aldanmaya devam edecekti. Nuh ve onun takipçisi peygamberler de onları hak ve hakikate çağırmaya devam edecekti.

- Reklam -

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

12 + nine =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.