Hayatın acı gerçeklerine hazırlık…

Hayatta en zorlandığımız olayların başında zamansız ve hazırlıksız ayrılıklar ve kayıplar geliyor. Bunu yaşarken çevreden kulağımıza “Hayat devam ediyor” cümlesi çarpar. Bunu duyunca bazen içlenir, bazen de öfkeleniriz. Kayıplardan sonra hayata devam etme zor bir iştir. Herkesin nefes almak ve vermek kadar kendiliğinden yaptığı bir şeyi yapmak bile zor gelir.

Kayıp ve Yas Nedir?

Kayıp denince insanın aklına ilk olarak sevdiği birinin ölmesi gelse de yaşadığı yerden zoraki ayrılıklar, özgürlüğünü kaybetme, boşanmalar ve kişinin var olan bir statü/rolü ve işini kaybetme, emekli olma, yaşlanma ve hastalanma gibi durumlar da kayıptır. Kayıp sonrasında kişinin yoğun duygular yaşadığı döneme ise “YAS DÖNEMİ” denir.

Yas kişiye özgüdür. Uzunluğu ve yoğunluğu kaybın ne olduğuna göre değil, kişinin olayı nasıl yaşadığına ve algıladığına/kavradığına göre değişir. Yas sürecindeki kişiler bazı benzer deneyim ve aşamalar yaşayabilir. Bu deneyimlerden ilki; İNKÂR. İnkâr, “Bu olmuş olamaz!” cümlesiyle tarif edilebilir. Kişi henüz olan biteni anlamlandıramamıştır. Aynı anda durumun hem farkındadır hem de gerçeği yeterince idrak edememiştir.

ÖFKE, kayıp karşısında sıklıkla hissedilen bir duygudur. “Neden bu benim başıma geldi ki? Hak edecek ne yaptım?” gibi sorular kişiyi meşgul eder. Dünyada adaletin varlığına dair inancı yıkılmış halde dünyaya, diğer insanlara, ya da kendisine öfkelenebilir.

Yine yasta olan birçok kişide kaybı yaşanmamış kılmaya yönelik GERÇEKCİ OLMAYAN ÇABALAR görülür. Durum normalleşince daha iyi bir kişi olacağına dair söz vermek veya geçmişe geri dönüp kötü olayı engellemeye dönük hayaller kurmak bu sürecin bir parçasıdır.

Kişi kendisini yanlış ya da eksik yaptığını düşündüğü şeyler için SUÇLAR. Yas bir ayrılığa dair ise, ayrılığın kendisi yüzünden olduğunu düşünebilir ve telafi etmeye çabalar. Yas sevilen bir kişinin ölümüne dair ise gerçek dışı bir şekilde bu ölümü engelleyebileceğini düşünür, ya da ölen kişiyle daha fazla vakit geçirmediği için kendisini suçlar.

Yaşanana Kayıpları Kabullenmek…

Kişi ölmüş olanı geri getiremeyeceğini, olmuş olanı değiştiremeyeceğini fark ettiği an ise, ÜZÜNTÜNÜN AĞIR BASTIĞI döneme girer. Çok zaman sonra yavaş yavaş gerçeğin farkına varır ve bu kayıpla birlikte yaşamanın çarelerini ve yollarını bulmaya çalışır.

KABUL AŞAMASI olarak adlandırılan bu aşama aslında çoğu zaman yanlış anlaşılır. Kabul etmek sanki bir şey olmamışçasına hayatına devam etmek gibi algılanır. Bu beklenti, yasıyla baş etmekte zorlanan kişiyi daha da kötü hissettirir.

Oysa kaybın büyüklüğüne ve önemine göre kişinin yaşam şartları da kendisi de kalıcı şekilde değişime uğrar. Kaybı kabullenmek, kişinin yaşayabileceği kayıplara hazır olmak ve kayıplarla yaşam şartlarının değişebileceği gerçeğini kabul etmek demektir. Aylar, bazen yıllar alan bu süreç bizlere hayatın en acı, en önemli ve aynı zamanda en kıymetli dersini verir: Sahip olduklarımız geçici olmasına rağmen yaşam devam ediyor.

Kaybetmek sahip olduklarımızı fark ettirir ve değerini hatırlatır. Yaşamın bu acı dersiyle onu dolu dolu yaşamayı da öğreten bir tarafı vardır. Her şeyin geçici olduğunu hatırlatması hüzün verse de her an yaşadığımız hayatın, sağlığımızın, sarılabildiğimiz anne babamızın, göğsüne yaslandığımız sevdiğimizin, kucaklayabildiğimiz çocuklarımızın gerçek değerini bize yaşadığımız kayıplar öğretir. Bu yüzden sevdiklerimizin başına her an kötü bir şey gelme ihtimali olduğunda, ya da sağlığımızı kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldığımızda hayatın gerçeğini ve anlamını keşfetmiş olduğumuzu hissederiz.

Her şey Yalan Ölüm Gerçek…

Daha doğarken ana rahminin konforunu kaybederek hayata başlarız ve ömrümüzün ilk gününü harcamış oluruz. Yaşamın bu yönünü sevmesek de yaşam dediğimiz şey varlık kadar yokluğu, doğum kadar ölümü, birliktelikler kadar ayrılıkları da içinde barındırır. Yaşarken sahip olduğumuz her şeyi er ya da geç mutlaka kaybederiz. Sağlığımız, sevdiklerimiz ve var olan her şey sonsuza dek bize ait değillerdir; onları bir süre için hayatlarımıza misafir ederiz.

Kayıplarımız bize aynı zamanda sevginin sadece sevilen kişinin fiziksel varlığına dayanmadığını da öğretir. Sevdiklerimizi kaybettiğimizde onların sevgilerini yüreğimizde misafir etmeyi öğrenerek her fırsatta onları hatırlarız.

Hayat Dersi…

Doğan Cüceloğlu’nun eğitimdeki katılımcılarla aralarındaki konuşma…

Cüceloğlu: Arkadaşlar, aranızda ölümcül hastalığı olan var mı?

Katılımcılardan Biri: Allah`a şükür, bildiğimiz kadarı ile yok.

Cüceloğlu: Ne güzel! Peki. Bana, istisnasız dünyada yaşayan tüm insanların başına gelebileceği garanti bir şey söyler misiniz?

Katılımcılardan Biri: Ölüm.

Cüceloğlu: Gerçekten de ölüm tüm insanların başına geleceği kaçınılmaz olan tek şeydir. Doğum da tüm insanların başına kesinlikle gelmiştir, ama bundan sonra gelmesi kesin olan tek şey ölümdür. Diğer hiçbiri insanların tümünün başına gelmeyebilir. Peki, madem öleceğimiz garanti, bu benim ölümcül bir hastalığım olduğunu göstermez mi?

Katılımcılar burada sessizce, başlarıyla onaylamaya başlar.

Cüceloğlu: Öleceğim belli ise benim ölümcül bir hastalığım olduğu da açıktır. Şu şekilde devam edelim: Peki, ne zaman öleceğimizi biliyor muyuz?

Katılımcılardan Biri: Hayır.

Cüceloğlu: Şu saniye içinde olma ihtimali var mı?

Katılımcılardan Biri: Var.

Cüceloğlu: Yarın?

Katılımcılardan Biri: Evet.

Cüceloğlu: 30 yıl sonra?

Katılımcılardan Biri: Olabilir.

Cüceloğlu: Peki bunlardan hangisinin sizin başınıza geleceğini biliyor musunuz? Mesela bu akşam eve sağ salim varacağınızı nereden biliyorsunuz?

Sınıf sessizce dinlemeye devam eder. Çünkü genellikle yaşama böyle hiç bakmamışlardır.

Cüceloğlu: Peki bir de tersini düşünelim, bu akşam eve döndüğünüzde, bu sabah evden çıkarken sağ salim bıraktıklarınızı sağ bulma garantiniz nedir? Var mıdır böyle bir garanti?

Katılımcılardan Biri: Yoktur hocam.

Cüceloğlu: Peki nereden biliyoruz, az sonra telefonumuzun çalmayacağını ve evdekilerden birinin az önce öldüğünün bize söylenmeyeceğini?

Katılımcılar burada rahatsız olmaya başlarlar.

Katılımcılardan Biri: Hocam konuyu değiştirsek?

Cüceloğlu: Ama en yalın ve açık gerçek üzerine konuşuyoruz, biraz daha devam edelim bence. Peki, acaba bunu dün gece bilseydiniz, yani evde akşam birlikte olduğunuz kişilerden birinin yarın ölüm günü olduğunu bilseydiniz, o zamanı aynı dün gece olduğu biçimde mi geçirirdiniz? Yoksa farklı şeyler mi yapardınız?

Katılımcılardan Biri: Kesinlikle çok farklı geçerdi Hocam.

Cüceloğlu: Şimdi sizden rica ediyorum, lütfen bir an arkanıza yaslanın, gözlerinizi kapatın ve bu sabah evden çıkarken evde bıraktıklarınızdan birinin gerçekten öleceğini düşünün, dün akşamınızı nasıl geçirirdiniz? Aynı iletişim mi olurdu? Onunla aynı konuları mı konuşurdunuz? Aynı konular, tartışma ya da gerginlik konusu yaratır mıydı? Yoksa önemsiz hale mi gelirdi? Bu sabah evden çıkarken, bu son görüşünüzde ona ne derdiniz? Onun boynuna sarılmakta tereddüt eder miydiniz? Çok sıkı sarılmaya mı, aynaya mı vakit ayırırdınız? Ona “yüreğinizin derininden gelen bir “seni gerçekten çok seviyorum” demeye ne gerek var diye düşünür müydünüz? Onun ölecek olması sizin ona duyduğunuz sevgiyi yoğunlaştırmaz mıydı?

Burada bazı katılımcıların ağladığı olur. Belli ki dün akşam yaptıklarından bir kısmının ne kadar anlamsız olduğunu şimdi fark etmişlerdir.

Cüceloğlu: Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz. Acaba kaç tartışmamızı bu kadar gereksiz biçimlerde yapıyoruz, kaçı gerçekten karşımızdakinin varlığından daha önemli, hangilerinde “şimdi kalbini kırdım, ama zaman içinde ben ondan özür dilemesini bilirim?” diye kendi kabuğumuza çekilip tartışmaları donduruyoruz. Yarattığımız kırgınlıkları tamir etme olanağımız gerçekten var mı? Buna zamanımız gerçekten kaldı mı?

Doğan hocanın yüreğine sağlık…

Kendinizi ve sevdiklerinizi fark ederek sağlıklı ve sevgi dolu günlerde yaşayın….

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

nineteen − nine =