- Reklam -

HABER MERKEZİ – Bu tekkeye gelip yerleşmiş olan Sarı Saltuk ve dervişleri sayesinde, on binlerce Hıristiyan ve Yahudi İslâm’ın güleryüzüyle tanışmıştır.

Hatta Balkanlar’daki bu tekke ve zaviyelerin bazı dervişleri, yeni Müslüman olmuş Hıristiyanlardır. Uzun yıllar zaviyelerde meskûn bulunan Hıristiyan hizmetkârların, coşkulu dinî/tasavvufî ayinlerin tesiri altında kalarak Müslüman olmaları tabii görülmelidir. Müslüman olduktan sonra bu dervişler, İslâm dininin evrensel değerlerini bölgede yaşayan insanlara iletme konusunda daha heyecanlı birer gönüllü olmuşlardır.

Bu durumun izahı noktasında; Âşık Paşa-yı Velî, bir dervişin Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler tarafından sevilmesini temin edecek ahlâkî özellikleri şu şekilde özetlemektedir: “Nefse hakim olmak, kimseye kin tutmamak, kötü söz söylememek, hırs sahibi olmamak ve her türlü kötü huydan uzak durmak.” Güzel ahlâka sahip bir dervişi, herkesin seveceğini de şu satırlarda dile getirmektedir:

Ger Müselmân, ger Cuhut, ger Nasrânî,
Kim bakıp görür ise seve anı,
Cümle halk andan yana iver ola,
Kamuları ol dahi sever ola,
Devlet ola yetmiş iki millete,
Düşmeye anı sevenler mihnete.

Âşık Paşa-yı Velî’nin yukarıdaki ifadelerinde, farklı dindeki insanları etkileyecek davranışlar idealize edilmektedir. Burada dikkati çeken husus, güzel ahlâkın temsil için bir vasıta olarak görülmesidir.

O, yetmiş iki millete devlet olacak bir insan tipini yetiştirmenin peşindedir. Çünkü onun yaşadığı devirde Anadolu’da her üç dinden de topluluklar bulunmaktadır ve Âşık Paşa, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler arasında ortak yaşam alanları oluşturmak istemektedir.

Mevlâna’nın “İster Putperest, ister Mecûsî, ister Yahudi, istersen Hıristiyan ol yine gel” sözlerini de İslâm’ın temsili için sosyo-kültürel ortamın hazır hale getirilmesi çabası şeklinde yorumlamak mümkündür.

Âşık Paşa’nın “Yetmiş iki millet tarafından sevilmek” ifadesi, Hacı Bektâş Velî’nin sözlerinde “Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan halka müderris olsa da Hakk’a âsîdir” şeklinde yerini bulmuştur.

Buradan, XIII-XIV. yüzyıllarda Anadolu’da yaşayan manevi önderlerin Müslüman olmayan insanlara bakışlarının, birbirini desteklediği sonucu çıkartılabilir. Geniş bir hoşgörüyü yansıtan ve manevi liderlerin ittifakla dile getirdikleri bu bakış, Müslüman olmayan zümreler üzerinde güçlü tesirler icra etmiş; dolayısıyla Müslümanlar da sempatiyle karşılanmışlardır.

Dervişin, Allah’ın hoşnutluğunu ve insanların sevgisini kazanması için, nefsine, gönlüne, diline ve eline hakim olması gerekmektedir. Gönlünü kötü duygu ve düşüncelerden arıtarak pak olan bir kişiye, müslim/gayr-i müslim herkes rağbet edecek ve onu sevecektir.

Sevginin bu şekilde paylaşılarak anonim bir duygu haline gelmesi, sosyal uyum ve ahengin gerçekleşmesi demektir. Yetmiş iki millete “devlet” olan bu kişinin ahlâkı, herkesi etkileyecektir. İnsanları tekkelere çeken ahlâk da, şüphesiz bu ahlâktır.

Farklı din mensuplarını bir arada tutan önemli sosyo-kültürel koşullardan birisi de, güçlü bir iletişim (diyalog)den destek alan karşılıklı anlayışla birbirini “tanıma” sürecinin gerçekleşmesidir.

İnsanlar, çoğu zaman aynı şeyleri, farklı tanımlar veya isimlendirirler. İsim ve tanımlamalardaki farklılıkların, münakaşalara, çekişmelere veya ayrışmalara yolaçması sıklıkla yaşanan bir durumdur. Âşık Paşa-yı Velî, bu tür durumların yapay gerginliklere yol açtığını bir örnek olay anlatarak açıklamaktadır:

Biri Arap, biri Acem, biri Türk ve biri de Ermeni olmak üzere dört kişi birlikte seyahate çıkarlar. Hiçbiri diğerlerinin dilini bilmez. Yolculuk sırasında dördünün de canı “üzüm” ister ve her birisi de kendi dilinde “canının üzüm istediğini” söyler. Fakat hiç birisi diğerlerinin ne istediğini bilemez.

Önce tartışmaya, sonra da kavga etmeye başlarlar. Âşık Paşa yı Velî yaptığı bu göz önünde canlandırmada herkesin Ma’bûd’unun bir olduğunu, farklılıkların sadece isimlendirmede bulunduğunu anlatmak istemektedir. Kavgadan kurtulmanın yolu diğerinin/ötekinin ne istediğini bilmekten geçmektedir.

İnsanlar arasındaki problemlerin çoğu kullanılan dilin farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden, İslâm’ın güzelliklerini temsil eden sûfîler, zaman zaman bu iletişim problemini çözmek için muhataplarının dilini kullanmışlardır. Mesela Mevlâna, Rumca şiirler de yazmıştır.

Fuad Köprülü, onun Rumcayı Rum olan zevcelerinin birinden öğrenmiş olabileceğini ifade etmektedir. Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled de, Rum dilini çok iyi kullanabilmektedir ve bu dilde şiirler yazmıştır. Demek ki Rumlar arasında da sevgi ve hoşgörü duygularını işleyen bu şiirleri seven ve okuyan kimseler bulunmaktadır.

Mevlâna ve Sultan Veled’in İslâm’ın herkesi kuşatan mesajlarını, muhataplarının dilinde işlemeleri sayesinde Rum, Ermeni ve Yahudiler Mevlevî dervişlerine olumlu karşılık vermişler, Anadolu coğrafyasında dindarlararası dostluklar yaygınlaşmıştır.

Medeniyetlerarası çatışmanın teori olmaktan çıkıp pratiğe dönüştüğü günümüzde çok kültürlü toplum modelinin inşası için tarihimizde zengin bir kültürel sermaye olduğu tartışılmaya gerek duyulmayacak kadar açıktır. Yeter ki kültürel mirasımızı aşk ve şevkle yeniden keşfedelim ve hazine değerindeki bu emaneti yeniden canlandırarak günümüz insanlarına uygun yöntemlerle aktarabilelim. Eğer İslâm’ın Taliban, el-Kaide ve IŞİD gibi kin, nefret ve terör örgütleriyle özdeşleşmesini istemiyorsak başka bir çıkar yol da görünmüyor.

- Reklam -
Önceki İçerikAllegri: Ayrılık olmayacak
Sonraki İçerikYunanistan’dan Türkiye sınırına çelik duvar

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

five − four =