İnsan ve zıtlıkları

İnsan, yüce tarafları kadar zaaflarıyla da dikkat çeken bir varlıktır.

ÇELEBİ EFENDİ 09 Mayıs 2026 YAZARLAR

Ondan önce hiçbir mahlûk, bünyesinde bu derece zıtlıkları bir arada taşımamıştır. Bir yönüyle göklerin ulvî iklimlerinde dolaşırken, başka bir yönüyle en derin sapmalara sürüklenebilen garip bir mahiyete sahiptir. Ondaki bu keskin iniş ve çıkışları alışılmış sebeplerle açıklamak çoğu zaman mümkün değildir; çünkü insanın iç dünyasında sebepler ve sonuçlar farklı bir seyir takip eder.

Bazen bir başak gibi eğilip doğrulur, bazen de heybetli bir çınar görünümündeyken kökünden yıkılıp gider. Kimi zaman melekleri imrendirecek hâller sergiler, kimi zaman da şeytanları utandıracak yanlışlara düşer.

Böylesine değişken bir yaratılışa sahip insan için hata etmek kaçınılmazdır. Günah yaratılışının özü olmasa da, ona düşme ihtimali her zaman vardır. İşte bu yüzden, sürçen ve özünü kirletme tehlikesi yaşayan insan için af, hayatî bir değerdir.

Bağışlanmayı istemek, affedilmeyi umut etmek ve kaybedilen fırsatlar için içten pişmanlık duymak ne kadar kıymetliyse; affedebilmek de o ölçüde, hatta daha ileri bir erdemdir. Affı faziletten, fazileti de aftan ayrı düşünmek doğru değildir. “Küçükten kusur, büyükten af olur.” sözü, bu hakikati ne güzel ifade eder.

Affedilmek, insanın yeniden kendine dönmesi, yaralarını onarması ve özünü bulması demektir. Bu sebeple, sonsuz merhamet sahibi olan Allah katında en değerli hâllerden biri, insanın içten bir dönüş ve arayış içinde bulunmasıdır.

İnsanlık, affı ilk kez kendi varlığıyla tanıdı. Yüce Yaratıcı, affediciliğini insanda gösterdiği gibi, affetmenin güzelliğini de onun vicdanına yerleştirdi. İlk insan hata ettiğinde, gönlünden yükselen şey bir pişmanlık ve yakarıştı; semadan gelen cevap ise af olmuştu.

İnsanlık, atasıyla tanıdığı bu büyük armağanı asırlar boyunca umut ve teselli kaynağı olarak korudu. İnsan, her hatasında affın gölgesine sığınarak ümitsizlikten kurtulduğu gibi, başkalarının kusurlarına karşı da anlayışlı olmayı öğrendi.

Affedilme ümidi, insanın karanlık duyguların ötesine yükselmesini ve hayata yeniden umutla bakmasını sağlar. Affın yüceltici yönünü fark edenler, ömürlerini ruhlarını ferahlatan bir huzur içinde geçirirler.

Bağışlanmayı arzulayan bir insanın affedicilikten uzak olması düşünülemez. Nasıl ki kendisi affedilmeyi seviyorsa, başkalarını bağışlamayı da sever. Kendi hatalarının verdiği acıyı ancak affın huzuruyla dindirebileceğini bilen biri, başkalarını affetmeden yaşayamaz.

Üstelik affedilmenin yolunun affetmekten geçtiği bilinirse… Affedenler affa kavuşur; bağışlamayı bilmeyenler ise bağışlanmanın sıcaklığını hissedemez. İnsanlara karşı merhamet kapılarını kapatanlar, insanlığın özünden uzaklaşmış kimselerdir. Kendi kusurlarıyla yüzleşmeyen kişiler, affediciliğin verdiği yüce huzuru da anlayamazlar.

Hz. İsa’nın (aleyhisselam), taşlanmak üzere getirilen suçlu bir kadın karşısında söylediği şu söz ne kadar düşündürücüdür: “İçinizde günahsız olan ilk taşı atsın.” Bu inceliği anlayan bir insan, kendi eksiklerini görmeden başkalarını suçlamaya kalkışmaz. Ne yazık ki günümüzde de başkalarının kusurlarıyla uğraşmayı hayat hâline getiren nice insanlar vardır.

Elbette suç işleyen cezasını görür; adaletin gereği budur. Ancak kin ve nefretle insanları mahkûm edip taşlamanın meşru olduğunu söylemek mümkün değildir. Gerçek olan şudur ki; insan, önce kendi nefsindeki kibir ve bencillik putunu kırmadıkça, ne kendisi ne de başkaları hakkında sağlıklı hüküm verebilir.

Affedicilik, insanla birlikte ortaya çıkmış ve en olgun hâlini yine insanda bulmuştur. Bu yüzden en büyük affediciliği, örnek insanlarda görürüz.

Kin ve nefret ise, kötü ruhların insanlar arasına saçtığı cehennem tohumlarıdır. Dünyayı yaşanmaz hâle getiren bu duygulara karşı, sıkıntılar içinde savrulan insanlığa affedicilikle yaklaşmak gerekir. Yakın geçmişin acı tecrübeleri göstermiştir ki; hoşgörüden uzak toplumlar huzuru kaybetmiştir. Bu sebeple bugünün insanının çocuklarına bırakabileceği en kıymetli miras, affetmeyi öğretebilmesidir.

En kaba davranışlar ve en ağır kırgınlıklar karşısında bile affedebilmek büyük bir erdemdir. Ancak kötülüğü hayat tarzı hâline getirmiş, başkalarına acı çektirmekten zevk alan kimselerin durumunu da doğru değerlendirmek gerekir. Böylesi insanların yetiştiği ortamlar, çoğu zaman nefret ve düşmanlıkla yoğrulmuştur. Yıllarca yanlış telkinlerle şekillenen ruhlar, zamanla ikinci bir tabiat kazanır. Böyle kimseleri anlamaya çalışmak bile çoğu zaman yeterince yapılamamaktadır.

Biz inanıyoruz ki, affedicilik ve hoşgörü insanlığın pek çok yarasını saracak en güçlü ilaçlardan biridir. Yeter ki bu yüce anlayış, onu hakkıyla temsil edecek insanların elinde bulunsun. Aksi hâlde, çözüm zannedilen yanlış yöntemler yeni problemler doğurmaktan başka işe yaramayacaktır.

Ziya Paşa’nın şu sözü de bu hakikati ne güzel özetler:

“Önce derdi teşhis et, sonra çare aramaya yönel;
Her merhemi her yaraya deva sanma.”