"Zalimlerin yaptıklarından Allah'ı sakın gafil sanma" (İbrahim, 14/42)
Başını gökyüzüne kaldırmış, ellerini semaya açmıştı. Yüzü gözü kan revan içindeydi. Ağzından dökülenler bildiğimiz hiçbir dile benzemiyordu; hıçkırıklarla karışık, boğuk, feryat dolu seslerle ve gözyaşlarıyla yalvarıyordu Rabbine. Kelimeler yoktu ama o dilsiz çığlığın her tonu, göğün katlarını delip geçecek kadar berrak ve acı doluydu. Kendisini acımasızca döven, engeliyle alay edip güçsüzlüğünü ezen arkadaşımızın arkasından, gözyaşları toprağa döküle döküle dua ediyordu. Bizler, şaşkınlık ve korku içinde sadece izliyorduk. O gün o tepede, kelimesiz bir ahın doğrudan arşa yükselişine şahit olmuştuk.
Oysa bizler, köyün kendi halinde, delikanlı çobanlarıydık. Hayatımız basitti ama çok mutluyduk. Sabahın seherinde önümüze kattığımız koyunları bozkırın yeşil yamaçlarına sürer, öğle sıcağı bastırınca sürüleri ulu ağaçların gölgesine yatırırdık. Azıklarımızı açar, hep birlikte ekmeğimizi bölüşürdük. Sonra vakit geçsin diye aramızda güreşler tutar, oyunlar oynardık.
İçimizde dilsiz bir arkadaşımız vardı; Köylünün “ahraz” deyip geçtiği, sesi olan ama kelimeleri olmayan o masum çocuk. Dilinin dönmediği dünyada, o da bizim gibi delikanlıydı, güreşimize katılır, oyunumuza ortak olurdu.
Yine sıcak bir öğle vaktiydi. Sürüleri yatırmış, oyun oynamaya başlamış. Ne olduysa o an oldu. Aramızdaki en güçlü, bir o kadar da hırslı ve öfkeli olan çoban arkadaşımız, oyun esnasında bilinmez bir sebeple birden sinirlendi. Gözü döndü. Karşı koyamayacağını, derdini anlatamayacağını bildiği o dilsiz çocuğun üzerine yürüdü.
Öyle bir hırsla vurdu ki… Çocuğu altına alıp acımasızca, durmaksızın dövdü. Güçsüz çocuk ne yapacağını bilemedi, sadece sığındığı o toprağın üzerinde öylece kalakaldı. İşte o an, yüzündeki kanı kollarıyla silerek ellerini göğe kaldırdı ve o dilsiz feryadıyla Rabbine sığındı.
Biz o gün sadece bir mazlumun ağlayışını değil, ilahi bir kanunun harekete geçişini izlemiştik. Nitekim Allah Resûlü (s.a.v.) asırlar öncesinden bizleri bu dehşetli tabloya karşı şöyle uyarmıştı:
“Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onunla Allah arasında hiçbir perde yoktur.” (Buhârî, Zekât 1)
O dilsiz çocuğun dudaklarından dökülen kelimesiz feryat, arada hiçbir engel, hiçbir vasıta olmadan doğrudan arşa ulaşmıştı. Çünkü haksızlığa uğrayan bir kalbin sızısı, doğrudan doğruya adaletin kaynağına arz olunur. Nitekim bir hadis-i şerifte mazlumun duasının gücü şöyle tasvir edilir:
“Üç kişinin duası geri çevrilmez: İftar edinceye kadar oruçlunun duası, adaletli devlet başkanının duası ve mazlumun duası. Allah, mazlumun duasını bulutların üzerine kaldırır ve onun için sema kapılarını açar. Rab Teâlâ şöyle buyurur: ‘İzzetim ve celâlim üzerine yemin olsun ki, bir süre sonra da olsa sana mutlaka yardım edeceğim!'” (Tirmizî, Deavât 115)
Zalim, arkasındaki güce, kollarına veya o anki iktidarına güvenip zulmederken; mazlumun arkasındaki yegane gücün “El-Hak” olan Allah olduğunu unutur.
Zaman akıp gitti. İnsan hafızası zayıftır; Yapılan kötülük de, dökülen o gözyaşı da yıllar içinde unutuldu. O öfkeli delikanlı büyüdü, askere gitti, geldi. Herkes gibi o da evlendi, yuva kurdu.
Çocukları oldu sırayla. İlk çocuğu büyürken kimse bir şey fark etmedi; “Bebektir, geç konuşur” dediler. İki yaşını geçti, üçüne bastı, yok… Sadece boğuk sesler çıkarıyordu. Beş, altı derken acı gerçek tokat gibi patladı babanın yüzünde: Çocuk konuşamıyordu, dilsizdi.
Ardından ikinci çocuk doğdu. O da konuşamadı. Derken üçüncüsü… Üç erkek çocuğun üçü de babalarının yıllar önce o tepede acımasızca dövdüğü, dalga geçtiği o dilsiz çoban gibi sadece garip sesler çıkarabiliyordu.
Biz o gün bozkırda toplanan çobanlar, gerçeği çok iyi biliyorduk. Yıllar önce edilen o dilsiz duanın adresi şaşmamıştı. Mazlumun Rabbi, dökülen her damla yaşın hesabını, babanın ömür boyu bakıp kahrolacağı evlatlarının sessizliğinde sormuştu.
Dün o dağ tepesinde dilsiz çobanın çıkardığı kelimesiz feryat neyse, bugün de aynı feryat başka coğrafyalarda, başka isimlerle yankılanıyor. Çobanların gördüğü o ilahi terazi, bugün de milim şaşmadan dönmeye devam ediyor.
Bugün sırf kirli siyasi hedefler, koltuk sevdaları ve dünyevi saltanatlar uğruna masumlara zindanları reva görenler; Eşleri birbirinden ayırıp yüvaları darmadağın edenler; Kundaktaki bebekleri, küçük çocukları anneleriyle birlikte demir parmaklıklar arkasına tıkıp buraları onlara mezar edenler…
Canını, namusunu ve inancını kurtarmak için ülkesinden hicret etmek zorunda kalan, gecenin karanlığında Meriç’in hırçın sularından geçerken soğuk dalgalarla boğuşan o çaresiz insanlara “terörist” damgası vuranlar… Dahası, o küçücük günahsız yavrulara bakıp vahşice “Bunlar da teröristlerin çocukları, büyüyünce ne olacaklar sanki!” diyerek nefret kusanlar…
Zannediyorlar ki bu devran hep böyle sürecek. Sarayların, rütbelerin ve geçici güçlerin arkasına saklanarak yaptıkları bu zulümlerin hesabı hiç sorulmayacak.
Oysa dün o bozkırda dilsiz çocuğun hıçkırıklarını işiten ve zalim çobanın soyundan o dilsizliği çıkaran irade, bugün Meriç’in karanlık sularında can veren o masum bebeklerin çığlığını da, zindan köşelerinde hıçkıran annelerin iniltisini de kelimesi kelimesine kaydediyor. Kulaklar sağır, diller dilsiz, dünya sessiz olabilir; ama kâinatın sahibi her şeyi görüyor, her şeyi işitiyor.
Bu zalimleri ve bu zulme alkış tutanları bekleyen akıbet dehşetlidir. Tarih ve ilahi vaat açıkça haykırıyor: Hiçbir zulüm yapanın yanına kâr kalmamıştır ve kalmayacaktır.
Zalimler, bugün güç sarhoşluğuyla attıkları o iftiraların, parçaladıkları o yuvaların bedelini çok ağır ödeyecekler. Belki en çok titredikleri yerlerden, kendi evlatlarından, belki de hiç ummadıkları bir anda uğrayacakları zilletle sınanacaklar. Kur’an’ın ifadesiyle:
“Zalim şehirleri yakaladığı zaman Rabbinin yakalaması işte böyledir. Onun yakalaması pek acı, pek çetindir.” (Hûd Suresi, 102.
Peki ya bu zulme göz yuman, dilsiz şeytan kesilen, hatta zalimin arkasında saf tutan bu millet nasıl felah olacak?
Bir toplum, masumların ahı üzerine huzur inşa edemez. Bebeklerin zindanlarda büyümesine, temiz insanların terörist torbasına atılmasına sessiz kalan bir topluluk, çok ağır bedeller öder. Adalet duygunu yitiren bir toplumun bereketi kaçar, huzuru çöker, güveni yok olur. Bugün yaşanan ahlaki ve toplumsal çürümeler, aslında o ödenen görünmez bedellerin ilk faturalarıdır.
Ey bugünün mazlumu! Sana terörist iftirası atanların, evladını bağrından koparanların, seni karanlık zindanlara tıkanların, sana ‘ağaç kabuğu yesinler’ diyerek açlığa mahkum edenlerin, Hazret-i Meryem misali iffetini korumuş kadınların namusunu tehdit edenlerin ve seni kendi vatanından sürenlerin gürültüsüne bakıp da ümitsizliğe düşme. Unutma ki senin feryadın ile arş arasında hiçbir perde yoktur!
Ve ey bugünün zalimi, yarının zalim adayları! Titreyeceğiniz ve kaçacak delik arayacağınız o gün yakındır. Dün o bozkırda dilsiz çobanın ahı yıllar sonra nasıl sahibini bulup evlatlarının dilini bağladıysa; bugün Meriç’in sularında boğulan o yavruların, tek suçu milletine ve tüm insanlığa hizmet etmek olan zindandaki o masumların, kadınların ve bebeklerin ahı da sizin, soyunuzun ve bu zulme ortak olanların yakasını hem bu dünyada hem de Mahkeme-i Kübrâ’da asla bırakmayacaktır!
Ey aceleden yaratılmış, ümitsizliğin karanlığına sığınan aceleci insan! Acele hüküm verme, Rabbine kendi dar zaman sınırlarını çizmeye kalkışma. Senin o telaşlı vaktin, O’nun sonsuz ve şaşmaz adaletini tartmaya yetmez.
Bu uzun gibi görünen yıllar bir terk ediliş değil; Potadaki altını cürufundan, canavarı insandan ayıran o dehşetli arınma sürecidir. Ateş nasıl ki altını saflaştırır, bu geçen zaman da senin sabrını elmaslaştırır; Zalimin günahını ise kömürleştirir. Rabbimiz zalime mühlet verir; Ancak onu asla unutmaz!
Zalimlerin yaptıklarından Allah’ı sakın gafil sanma (İbrahim, 14/42)
Gördüğün o mühlet zalimin kurtuluşu değil, ahiretteki tüm bahaneleri ellerinden alan ilahi bir adalettir. Onlar serbestçe koşturduklarını sanırken, aslında kendi felaketlerini büyütürler.
“Biz onlara sadece günahlarını arttırsınlar diye mühlet veriyoruz” (Âl-i İmrân, 3/178)
Zamanın akışına bakıp da adaletten şüphe etme. Zalime mühlet verilir ama o asla serbest bırakılmaz. Mazlumun sessizliği ise çaresizlikten değil, sahibinin büyüklüğündendir. Sabret; Hakikat er ya da geç perdesini yırtacak ve her hesap milim şaşmadan görülecektir!
Yorum: Halil Hardal
