Başkaları hakkında suizan etme, aklını şeytana  kaptırmış ve kalbinde şeytanın taht kurmasına imkân hazırlamış bir insanın içine düşeceği kusurlardan sadece bir tanesidir. İnsan, şeytanın vesveselerine kapılıp ona esir olursa sadece suizan bataklığına değil haset, kıskançlık, öfke, nefret, zina, fuhuş, hırsızlık, yalan, aldatma vs. bataklıklarına da düşmüş olur.

Bu soru, daha umumi mânâda şöyle de sorulabilir: Bir insan nefsini ve aklını şeytana kaptırır, zimamı onun eline verir, onun esiri olur ve şeytan her türlü fenalığı ona yaptırırsa, bu badireden nasıl kurtulur?

Şimdi sorunun cevabına geçelim: Aslında herkesin aklı ve kalbi şeytandan gelen bu türlü esintilere maruzdur. İnsanın kalbinde şeytanın oklarını atacağı bir yer vardır ki şeytan, orada hep hâkimiyetini sürdürmeye çalışır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadesiyle, “Şeytan, insanın damarları içinde
kan gibi cereyan eder.” Kanın cereyan ettiği yerlerde döner dolaşır. Kalbe gelir, ukde-i hayatiyeyi kurcalar. Beynin fakültelerine gider, orada mânen tahribat yapar. Ruha kasvet verir ve karamsarlık hâsıl eder. Ondan gelen esintiler daima insanı boğucu olur. Bu duruma maruz kalan insan, hayırlardan mahrum
kalır ve şerlere dalar. Böyle bir insan için tek çare, Efendimiz’in (sas) tavsiyeleri içinde yüce ahlâkî özellikleri kazanarak Allah’a (celle celâluhu) yönelmektir.
Nitekim bazı hak dostları, yukarıdaki hadisi zikrettikten sonra şöyle demişlerdir: “Açlık ve susuzlukla onun gezdiği yeri daraltın, sıkıştırın!” Bu şu mânâya gelir: Az yiyin, az için, hayrete varın, böylece şeytanın sizin içinizde gezmesini önlemiş olursunuz. İstediği her zaman istediği her şeyi yiyen ve içen kimsenin,
şehevât-ı nefsâniyesine düşkün olması gayet normaldir. Böyle
bir insanın kafasına şeytan zimam (gem) takar ve ihtimal o kimse
bir daha da o zimamdan başını kurtaramaz. Binaenaleyh insan evvelâ perhizle kendisine hâkim olduğunu göstermeli ve iradesinin hakkını vermelidir.
Sâniyen, şeytana zimamı kaptırmış böylesi kimselerin fikrî ve ruhî bir operasyona tâbi tutulmaları gerekir ki, bu da âfâkî ve enfüsî (dışta ve içte) tefekkürle olur. Böyle bir insan, kendisini araştırmaya vermeli, kâinat kitabında Allah’la alâkalı ne varsa onları okumaya çalışmalıdır. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın o husustaki beyanına dikkat kesilmeli ve onu anlamaya gayret etmelidir.
O, her gördüğü âyetle, Allah’ın varlığı mevzuunda, sanki bir peteğe bir damla bal damlatıyor gibi içindeki irfan peteğine bal damlatır ve bu insan, onun tadını dimağında hissettiği müddetçe -Allah’ın tevfik ve inayetiyle- şeytandan uzaklaşır. Çünkü o, her lahza bir kitap mütalâa etmektedir.

Meseleyi bir misalle açıklayalım. En katı kalbli insanlardan birini alıp onunla hacca gidin. Hacda çeşitli mübarek yerler ve bu yerlerin her birinin kendilerine göre özelliği vardır. Mesela onu alıp öğle vakti Ravza-i Tâhire’ye götürün. O, kendisini İnsanlığın Hatibi’nin (sas) huzurunda hissetsin. Bu arada siz de ona Fahr-i Kâinat Efendimiz’i (sas) anlatın. İkindi vakti geldiğinde onu alıp Bakî-i Garkad’a götürün. Ona, “Bu sessiz inleyiş içinde binlerce sahabînin iniltisi
var. Onu dinlemeye çalış!” deyin ve sahabenin hayatından örnek sahneleri anlatın. Bu sırada o kimsenin dolduğunu ve mânevî bir lezzet aldığını hissedeceksiniz. Akşamüstü elinden tutup Uhud’a götürün ve ona şunları söyleyin: “Burada yatan kimseler, İslâm dinini omuzlarında yükselttiler. Bu uğurda canlarını, mallarını ve her şeylerini verdiler. Bunlar o arslanlardır ki,
Allah, ‘Ben onlardan razıyım.’ demiştir.”

Yatsıdan sonra onu bu defa Kuba mescidine götürün ve şunları anlatın: Bu mescit, ilk Cuma namazının kılındığı mescittir. Bu mescidin arkasını verdiği tepeden Efendimiz (sas), doğan bir güneş gibi Mekke’den Medine’ye doğduğu an çocuklar Allah Resûlü’nü şu dizelerle karşılamıştı: “Seniyye-i Veda’dan üzerimize bir ay doğdu. Allah’a ibadet eden olduğu müddetçe de bize şükür vacip oldu.” Bunları dinleyen bir insan, bir kez daha dolup taşacaktır. Şimdi bu insan, yirmi dört saat böyle şarj olabileceği yerlerde dolaştırılır, daima dolması temin edilir ve sürekli orijinal şeylerle karşı karşıya getirilirse, sabahtan akşama kadar zevk içinde yaşayacak, bulutlar gibi dolacak, damla damla dökülecek, yer yer içinden hıçkıracak, kalbini dövecek ve ellerini dizlerine vuracaktır. Böyle bir insanın günaha girme duygusu da sönecektir.

Eğer kendimizi bir kalbî operasyona tâbi tutmak istiyorsak,
kâinat kitabını karşımıza alacak ve onu sayfa sayfa okumaya çalışacağız. Bir gün yıldırımı, şimşeği ve yağmuru tahlil edecek ve tahlil ettiğimiz bu sayfa o gün için bize yetecek ve bizi doyuracaktır. Bir gün, bulutların üstüne çıkacak, yıldızlarla münasebete geçecek, onlar arasındaki nizam ve âhengi yakalamaya
çalışacak ve bununla kalbimizi doyuracağız. Bir gün, şakır şakır akan ırmakların başına gidecek, başka bir gün öten kuşları ve bülbülleri dinleyecek onlarla doyup tatmin olacağız. Bir gün fikren ceninin safahatını takip edecek, bir gün bir rüşeyme göz ve kulak kesilerek onu takibe koyulacak, bir gün nevbaharda
gezerek, baharda yeşilliklere selâm durarak ve çeşitli hâdiseler karşısında onları okumak suretiyle dolup taşacak ve böylece üzerimizde bir bulut mahiyetinde bulunan gafleti bertaraf etmiş olacağız. Yoksa şeytanın, bu şekilde fikrî ve ruhî ameliyeye kendisini tâbi tutmayan kimsenin burnuna bir kanca takması gayet
normaldir. Ve böyle bir kimsenin “Ben mescitteyim” demesi de bir şey ifade etmeyecektir.

Evet, fikrî ve rûhî bir operasyon gerekiyor. Bu durumun, Allah’ın varlığına ve birliğine dair içimizde bir inşirah ve canlılık meydana getirdiği aynı zamanda Efendimiz’e (sas) dair meseleleri de tahlil edeceğiz ve o da yine bizi doyuracak
ve biz, her hâlükârda ter ü taze Müslümanlıkla karşı karşıya kalacağız. Meselâ bir gün Efendimiz’in muhteşem inkılâbını okuyacak; sağlam bir müşâhede ile yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda hem bir din tesis edilsin, hem dönmeyen ve döneklik bilmeyen bir cemiyet meydana getirilsin, hem dünyanın en muhteşem
iki-üç imparatorluğu dize getirilsin, hem bunların yerine en muhteşem medeniyetler kurulsun, hem içine girildiği milletlerin kaderlerine hâkim olunsun, hem kurulan umranlar sekiz asır devam etsin hem de üç halife zamanında fethedilen yerler, daha sonra Osmanlı ve Selçuklu’nun fethettiği yerlerin bilmem
kaç katı olsun.. bütün bunlar çok önemli hâdiselerdir.

Başka bir gün, Efendimiz’in erkân-ı harp olduğu hususu ele alınsın.. bir avuç insanla cihanın en büyük ordularına karşı iman adına savaşırken mağlup olmayan Hazreti Muhammed’in (sas) ordularının O’ndan otuz sene sonra İstanbul’un kapılarına dayanması mütalaa edilsin. Bu öyle muhteşem bir hâdisedir ki, Gibb, Renan ve Toynbee gibi kimseleri şaşkınlığa sevk etmiştir. Bunlar da Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvveti namına bizi doyuracaktır. Yine bir başka gün, Allah Resûlü’nün (sas) bir ekranın başında oturmuş gibi kıyamete kadar cereyan eden hâdiseleri birer birer haber verdiğini duyunca bir kez daha şahlanacağız.

Meselâ, Allah Resûlü, hilâfetin otuz sene süreceğini, bir insan tipi çizerek gelecekte bu zümrenin yeryüzünü işgal edeceğini, Fırat’ın insanlık için bir gaile olacağını, Hicaz’da bir ateşin zuhur edeceğini, ilmin ve fennin gelişeceğini ve bunun gibi daha pek çok hâdiseyi haber vermiştir. Şimdi biz, bütün bunların bir bir gerçekleştiğini görünce “Fesadaka Resûlullah” (Allah Resûlü ne doğru söylemiş!) diyecek, ülfet ve gaflet perdesini yırtarak hayretle gerilime geçeceğiz. Her gün İslâm peteğinden bir şeyler koparıp, o petekten birkaç kaşık bal alınca, o gün ağzımız onunla tatlanacak, Muhammedîliği onunla yaşayacak, Hakikat-ı Ahmediye semasına onunla yükseleceğiz. Ertesi gün ve daha ertesi gün başka şeyler yaşayacak ve böylece şeytanın oyuncağı haline gelmekten fersah fersah uzaklaşmış olacağız.

                                         * * *

Editör: EKREM ERDEM

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

3 × three =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.