İnsan, güçlü görünse de aslında acz içinde ve sürekli bir dayanak arayışındadır. Kontrol etme isteği arttıkça kaygı büyür.
Ey insan! Sen ki kendini güçlü zannettiğin hâlde, en küçük bir hâdise karşısında sarsılan; her şeye hükmetmek isterken, iç âleminde nice fırtınalara mağlup olan bir varlıksın… Bil ki senin asıl hakikatin, kuvvet değil; acz, istiğna değil; ihtiyaçtır.
Senin ruhunda öyle derin boşluklar, öyle nihayetsiz arzular vardır ki hiçbir dünyevî vasıta onları tam mânâsıyla dolduramaz. İşte bu hâl, senin psikolojik yapının en temel hakikatidir. Zira sen, sınırlı bir beden içinde sınırsız arzular taşıyan bir mahlûksun. Bu yüzden korkarsın, endişe edersin, yalnızlık hissedersin. Her an bir dayanak arar, bir kuvvete yaslanmak istersin.
Ey insan! Sen çoğu zaman bu hakikati inkâr eder, kendi kendine yeterli olduğunu vehmedersin. Hâlbuki en küçük bir korku, en basit bir belirsizlik seni titretmeye kâfidir. Çünkü sen, kontrol edemediğin bir âlemde kontrol arayan bir zihin taşıyorsun. İşte senin ızdırabın da buradan doğar.
Bil ki “Bismillah” demek, yalnız bir söz değil; ruhun için bir sığınaktır. Sen o kelimeyle, kendini yalnızlıktan kurtarır, zihnini dağıtan korkulara karşı bir merkez bulursun. Nasıl ki çölde sahipsiz kalan bir insan her an tehlike hisseder; fakat güçlü bir himayeye girdiğinde rahatlar… Sen de o kudrete dayanmadıkça iç huzura eremezsin.
İnsan psikolojisi, sahipsizlik hissini kaldıramaz. Kendini başıboş gören bir ruh, ya korkuya ya da anlamsızlığa düşer. İşte bu yüzden sen, ya gururla kendi içine kapanır, yahut tevazu ile bir dayanak bulursun. Birincisi seni yalnızlığa ve kaygıya sürükler; ikincisi ise huzura ve güvene ulaştırır.
Ey insan! Senin içinde sürekli konuşan bir zihin, hiç susmayan bir düşünce akışı vardır. Bu akış bazen seni geçmişin pişmanlıklarına, bazen geleceğin korkularına sürükler. İşte “zikir” dediğin şey, bu dağınıklığı toplayan bir merkezdir. Tekrarla sakinleşen zihin, huzuru bulur. Şükür ise seni eksiklikten kurtarıp sahip olduklarına yöneltir; böylece ruhun daralmaktan kurtulur.
Hem sen, anlam arayan bir varlıksın. Etrafındaki hâdiseleri mânâsız gördüğün anda, ruhun karanlığa düşer. Fakat her şeyi bir hikmet ve düzen içinde gördüğünde, zihnin rahat eder. İşte bu bakış, senin iç dünyanı aydınlatır.
Bil ki “rahmet” dediğimiz hakikat, senin ruhunun en derin ihtiyacına cevap verir. Sen sevilmek, korunmak ve değerli olduğunu hissetmek istersin. Eğer bunu bulamazsan, ya sertleşir ya da kırılırsın. Fakat kendini kuşatan bir şefkat ve merhamet duygusu hissettiğinde, ruhun yumuşar, dengelenir.
Ey insan! Sen çoğu zaman dış dünyayı değiştirmeye çalışırsın; hâlbuki asıl mesele, iç dünyanı düzenlemektir. Çünkü senin huzurun, dış şartlardan ziyade, onlara verdiğin mânâya bağlıdır.
Öyleyse şunu iyi anla: Senin psikolojik selâmetin; bir dayanak bulmanda, zihnini toparlamanda, şükürle dengelenmende ve kendini anlamlı bir bütünün parçası olarak görmende gizlidir.
Eğer bunu yapmazsan, en güçlü imkânlar içinde bile huzursuz olursun. Fakat bunu başarabilirsen, en zor şartlar içinde bile sükûnet bulursun.
Netice olarak ey insan! Sen, kendi kendine yeten bir varlık değilsin. Senin ruhun, bir bağa, bir mânâya, bir güvene muhtaçtır. Bu ihtiyacı doğru yerde karşılayabilirsen, hem zihnin hem kalbin huzur bulur. Aksi hâlde, ne kadar kaçarsan kaç, kendi içindeki boşluktan kurtulamazsın.
