Öncelikle şunu ifade edeyim ki Mehdi, bir peygamber değil, bir müceddittir. O, Efendimiz’in (sas) getirmiş olduğu dinde tecdit yapacak ve bu vazife bir şahs-ı mânevî işi olduğundan dolayı da bu vazifenin sadece bir yönünü temsil edecektir.

O kudsî, ulvî ve yüce vazifeye dair diğer yönlere gelince, Muhammedî ruhu içtimaî hayata tatbik gibi bütün insanlık çapında meseleyi geliştirme, bütün insanlığın ruhuna ve şuuruna onu hâkim kılma gibi vazifeler başkaları tarafından temsil edileceğinden bunların hepsini Mehdi’ye bağlamak biraz garip olur. Bütünüyle mücedditlik müessesesi olan bu iş, bir fabrikadaki çeşitli vazifeleri belli görevlilerin yapması gibi bütün Müslümanların iştirakiyle yapılacak bir vazifedir. Yani her mü’min, âhirzamanda Din-i Mübin-i İslâm’a omuz verdiği nispette mehdiyeti temsil etmiş, Hazreti Mehdi’nin vazifesine iştirak etmiş sayılacaktır.

Cenâb-ı Hak, belli dönemleri böyle mümtaz şahsiyetlerle aydınlatmıştır. Bu kişilerin kimler olduğunu her zaman bilemeyiz. Zaten bilinmesi de çok mühim değildir. Mühim olan, fertlerin istikametli bir hayat yaşamalarıdır. Mehdi, peygamber olmadığı gibi kendisinin, mehdiyeti temsil eden kişi olduğunu ilan ve ifade etmesi de onun vazifesi değildir. Efendimiz’in (sas) peygamberliğini ilan etmesi peygamberlik vazifesi cümlesindendir. Kendisine “Sen Allah’ın resûlüsün” dendiği zaman Efendimiz, – hâşâ– “Nerede resûllük nerede ben!” deseydi başaşağı giderdi. O yüzden nasıl ki, “Lâ ilâhe illallah” demesi Efendimiz’in vazifesiyse “Muhammedün Resûlullah” demesi de O’nun vazifesiydi. Mehdi’ye gelince o, Allah Resûlü’nün bir mirasçısıdır. Ahir zamanda verâset-i nübüvvet vazifesini yapacaktır ancak o, bu vazifeyi ilan etmekle mükellef değildir. Hazreti Mesih ise –şayet şahs-ı mânevî değil de bizzat şahsıyla nüzul edecekse– “Ben peygamberim” demeyecektir. Çünkü o, peygamber olarak değil, Efendimiz’e (sas) ümmet olarak nüzul edecektir. Mehdi, Hazreti Mesih’e “İbadet yaptır!” diyecek, ancak o, “Siz, birbirinize imam olursunuz, ben size imam olamam!” diye cevap verecektir. Bunu da böyle anlamak lâzımdır.

Sorunun ikinci kısmında geçen Kahtânî, isim söylenmeden birçok kitapta Cehcâh ismiyle zikredilmektedir. İmam Kastallânî Cehcâh’ın –muhtemelen–  isim verilmeden zikredilen o şahıs olduğunu söylemektedir. Kahtân, Yemen’de bir yer ismidir. Efendimiz (sas), Kahtânî’nin Yemen asıllı olacağından ve Mehdi’den sonra zuhur edeceğinden bahsetmektedir. Hadisteki karakteristik ifadeden bu zatın biraz despot ve mütekebbir bir insan olduğu/olacağı anlaşılmaktadır. İmam Kastallânî, bu zâtın, iman noktasında Mehdi’den geri kalmayacağını söylemektedir. Fakat bu yorum, İmam Kastallânî’nin şahsî yorumudur. Hadis-i şeriflerde, onun halkı zorla ve kamçı ile camiye sokacağı ifade edilmektedir. Bu türlü bir durum yakın ve uzak tarihimizde çok olmuştur. Bu sebeple Yemen asıllı böyle bir zat zuhur etmiş ve misyonunu eda edip gitmiş de olabilir. Haddizatında bu hadis, dünyanın her yerinde bu türlü kimselerin zuhur edeceğine bir işaret de olabilir ki, o zaman maksadın bir şahs-ı mânevî olduğu mânâsı anlaşılır.

Bu takdirde şöyle demek mümkündür: Şahs-ı mânevî olarak mehdiyeti temsil edecek pek çok zât gelebileceği gibi, Kahtânîliği temsil edecek Cehcâh türünden insanlar da zuhur edebilir ve onlar, mü’minleri zorla namaza götürebilirler. Mesela İstiklal Harbine hazırlandığımız yıllarda halkımız kamçılarla camilere dolduruluyordu. O devirde yarım imanlı kimselerin çoğu da abdestsiz olarak camilere giriyorlardı. Bu böyle olabileceği gibi aynı zamanda ileride dünyanın çeşitli yerlerinde nesli zorla mescitlere sokmak isteyecek bazı zevatın ortaya çıkacağına da işaret olabilir.

Asrımız her şeyin topluluklarla temsil edildiği bir asır olduğu için bu devirde meseleyi belli şahıslara has kılmak ve Kahtânî’yi bir şahıs olarak görmek kat’iyen hatadır. Nitekim Mehdi’yi ve Mesih’i de vazifelerinin bütünü itibarıyla bir şahıs olarak görmek doğru bir yaklaşım değildir. Vâkıa her büyük dava belli şahıslar tarafından temsil edilir ama davanın sürekliliği içinde ona omuz verecek kimselerle birlikte mesele şahs-ı mânevîye inkılâp eder. Bu ince noktadan ötürüdür ki, Müslümanlığa Muhammedîlik demiyoruz. Zira Efendimiz (sas) vazifesini tebliğ buyurmuş, irtihal-i dâr-ı bekâ etmiş ve gitmiştir. Ondan sonra o prensipler ve esaslar içinde Müslümanlık; Ebûbekir’lerin, Ömer’lerin, Osman’ların, Ali’lerin ve daha nicelerinin omuzlarında şehbâl açmış, âfâk-ı âlemde dalgalanıp durmuştur. Az önce ifade ettiğimiz gibi asrımız, fertlerin değil, şahs-ı mânevîlerin ön plana çıktığı bir zamandır. Günümüzde bir fert,
eşi-benzeri olmayan biri olsa dahi tek başına tesirsiz kalır.

Büyük zâtlar, cemaatlerini kendi şahıslarına bağladıkları nispette iflasın eşiğindedirler demektir. Bu sebeple meseleyi büyük hakikatler ve prensiplerle gelecek nesillere intikal ettirmek gerekir ki, biz buna şahs-ı mânevî diyoruz. Onun için Kahtânîliği de bu şekilde şahs-ı mânevî olarak anlamak daha doğru olacaktır. Her şeyin doğrusunu Allah bilir.

                                     * * *

Editör: EKREM ERDEM

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

4 × one =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.