Kusursuz kıvamdan büyük nankörlüğe

Kusursuz kıvamdan büyük nankörlüğe

Daha çocuktum… Bir komşumuz vardı. Gırtlak kanseri olmuş, boğazına küçük bir delik açılmıştı.

PANORAMA - NEWS 10 Temmuz 2026 BLOG

Konuşmak istediği zaman o deliği bir parmağıyla kapatır, elindeki pilli cihazı boynuna dayar ve robotik, anlaşılması güç bir sesle konuşurdu. O günkü çocukluk aklımla bu hâlin derinliğini tam idrak edememiştim. Şimdiyse konuşma kabiliyetinin ne kadar muazzam, ne kadar eşsiz bir nimet olduğunu çok daha derinden anlıyorum.

Ne yazık ki çoğu insan, her an zahmetsizce kullandığı bu konuşma mucizesi üzerinde dönüp bir an bile düşünmez. Siz bir konuda konuşmayı murat edersiniz; hiç farkına varmadan ağzınızdan sesler, kelimeler ve cümleler o kadar kolay bir şekilde dökülüverir ki… Kur’an-ı Kerim, sütün boğazdan kolayca akıp gitmesini tasvir eder. Oysa konuşma nimeti, sütü içmekten bile kolay; adeta aldığımız nefesin kendiliğinden dışarı süzülmesi gibi zahmetsiz, pürüzsüz ve kusursuzdur.

Zihnimizdeki ve gönlümüzdeki en karmaşık düşünceleri, karşıdaki insana hiç zorlanmadan, o saniyede aktarıveririz. Bu muazzam akış karşısında insan hayret eder; kalbinden şu nida yükselir:

“Fesübhânallah yâ Rabbi! Senin yaratman ne kadar güzel, Senin işlerin ne kadar büyüktür Allah’ım!”

Peki, bizi hiç yormayan bu süreç arka planda nasıl bir mühendislikle çalışır?

Bu süreç, soyut bir niyetin maddeye dönüşme hikâyesidir. Her şey zihinde bir düşünce olarak başlar. Siz daha ne söyleyeceğinizi planladığınız anda, beyin hücreleriniz jet hızıyla motor emirleri hazırlar. Bu emirle birlikte akciğerlerden çıkan hava yukarı doğru itilir ve soluk borusunun üstündeki ses tellerine ulaşır. Hava, bu tellerin arasından geçerken onları titreştirir ve ham bir ses dalgası meydana getirir.

Fakat bu ses henüz yalnızca bir vızıltıdır; kelime değildir. Ham ses dalgası ağız boşluğuna ulaştığında dil, dudaklar, dişler ve yutak; milisaniyeler içinde şekil değiştirerek hava akımını yönlendirir. İşte tam o anda zihninizdeki görünmez manalar, karşıdaki insanın kalbine dokunan kelimelere ve duygulara dönüşür.

Siz sadece “Merhaba” demek istersiniz. Bilinciniz, arka plandaki yüzlerce kasın milimetrik koordinasyonuyla hiç uğraşmaz. Sistem, kusursuz bir uyumluluk içinde kendiliğinden akar.

İnsanı koyun gibi melemekten, kedi gibi miyavlamaktan veya diğer canlılar gibi sınırlı refleks seslere sıkışmaktan kurtarıp onu böylesine yüksek bir donanımla yaratan Cenâb-ı Hakk’ın insandan muradı elbette çok farklıdır. Rahmân Suresi’nin hemen girişinde bu hakikat, harika bir sıralamayla beyan edilir:

Rahmân, Kur’ân’ı öğretti; insanı yarattı; ona beyanı öğretti.

Buradaki “beyan” kelimesi, basit bir ses çıkarma yeteneği değildir. Beyan; cansız maddelerin arkasındaki derin manaları kavramak, soyut düşünceler üretmek, adalet, merhamet ve inanç gibi kavramları kelimelere dökebilmektir.

Eğer insanlık bu beyan kabiliyetinden mahrum olsaydı, biyolojik yapımız aynı kalsa bile bugün “insanlık” dediğimiz o şuurdan, bilimden, sanattan ve medeniyetten geriye hiçbir şey kalmazdı. Hayvanlar, kendilerine verilen sınırlı ses dünyasıyla sadece kendi fıtratlarının tesbihatını yapar; bu durum onlara bir sorumluluk yüklemez. Ancak insan, bu yüksek akıl ve dil mekanizması sayesinde İlâhî Kelâm’a doğrudan muhatap kılınmıştır.

Donanımın büyüklüğü, muradın ve mesuliyetin büyüklüğünü gösterir.

İşte insanın en büyük çelişkisi ve kırılma noktası tam burada başlar. Elimizdeki bir akıllı telefona, bir saate veya çocukken gördüğüm o yapay gırtlak cihazına bakıp da hiç kimse, “Bu cihazın içindeki parçalar milyonlarca yıl boyunca doğada rastgele savruldu ve sonunda kendi kendine meydana geldi.” demez. Bunu iddia edene gülerler. Çünkü o basit aletin arkasında bir akıl, plan ve mühendislik olduğunu biliriz.

Ancak insan, kendi yaptığı tek tonlu mekanik bir robota “tasarım” derken; ondan katbekat mükemmel olan, sese ruh ve duygu veren kendi konuşma mekanizmasını “tesadüf”, “tabiat” veya “kendi kendine oldu” diyerek geçiştirir.

İnsanlığın hakikat karşısındaki kibri, çağlar geçse de değişmiyor. Müddessir Suresi, Kur’an’ın mucizevi beyanı karşısında derin derin düşünen, ölçüp biçen; fakat sonunda kibrine yenik düşerek sırtını dönen o ilk muhatabın portresini çizer:

Şüphesiz o düşündü ve ölçüp biçti. Kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Sonra kahrolası, nasıl da ölçüp biçti! Ardından baktı; sonra yüzünü ekşitti ve kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı. Ardından, “Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir. Bu, ancak insan sözüdür.” dedi.

Bugünün insanı da aynı kısır döngünün içindedir. Bilim ve teknolojinin zirvesinde, evrendeki hiçbir sistemin kendi kendine, tesadüfen veya başıboş bir şekilde var olamayacağını matematiksel kesinlikle ölçüp biçtiği hâlde; laboratuvardan başını kaldırıp “Tesadüf!” der.

Dünün inkârcısını vahiy karşısında “Bu bir sihirdir.” diyerek kibirlendiren psikoloji, bugünün insanını devasa bir nizam karşısında “Bu bir tesadüftür.” dedirterek yüz çevirtmektedir. Ayetlerin asırlar öncesinden işaret ettiği o kibirli duruş, bugün ilmin aydınlığında bile körlüğü seçen modern zihniyette aynen tezahür etmektedir.

Beyin dediğimiz bu muazzam organ, ses telleri dediğimiz kas şeritleri, yutak ve dudaklar… Bunların hiçbiri kendi başına bir araya gelip, “Haydi, şu insanın düşüncelerini kelimelere dökelim.” diyecek şuura, iradeye, ilme ve kudrete sahip değildir.

Kör ve sağır atomların ortaklığından böylesine muazzam bir şuurun, iradenin, ilmin, kudretin ve sanatın çıkmasını tabiata havale etmek; derinlemesine düşünmekten kaçma ve sorumluluktan sıyrılma çabasından başka bir şey değildir. Bir resmi görsek ressamını ararken, her an içimizde çalışan bu mucizevi fabrikayı tesadüflere bırakmak, insanoğlunun en büyük gafletidir.

İnsan, aklıyla ürettiği manaları diliyle beyan edebildiği için, ağzından çıkan her kelimenin ve kendisine verilen bu muazzam donanımın hesabını vermekle yükümlüdür. Bu eşsiz fabrikayı çalıştıran Yaratıcı’yı tanımak, O’nun azametini görmek ve dili O’nun rızasına uygun şekilde; hakkı ve hakikati söylemek için kullanmak, bu sayısız nimetlerin en birinci şükrüdür.

Hakikat şudur ki insan, hem biyolojik hem de ruhî olarak en güzel, en kusursuz kıvamda yaratılmıştır. Her an O’nun yarattığı havayı teneffüs eder, O’nun lütfettiği suyu içer, sayısız nimetlerle rızıklanırız. Görmediğimiz, fark etmediğimiz binlerce hassas denge sayesinde; kalbimizin her saniye tam ihtiyaç duyulan miktarda kan pompalamasıyla hayatımızı devam ettiririz.

Bütün bu muazzam sistemlerin, önümüze serilen bu harika kâinatın tek bir maksadı vardır: Bu mülkün mutlak bir Sahibi olduğunu bilmek ve O’na teslim olmak.

Fakat ne gariptir ki kahrolası insan yer, içer, yürür, konuşur; sonra dönüp bütün bu mucizeleri “tesadüf” diyerek geçiştirir.

İşte gerçek zulüm, en büyük nankörlük budur. Kur’an-ı Kerim’in de beyan ettiği gibi, insanın en büyük imtihanı bu gaflettir.

Oysa bir müminin yapması gereken; her an, her nefeste bu nankörlükten sıyrılarak Yaratıcı’sına şükürle, teşekkürle dolup taşmasıdır. İnsan, içindeki o menfi duygulardan; hırsından, kininden, nefretinden ve kıskançlığından sıyrılarak tam bir teveccühle Rabbine yönelmelidir.

O muazzam konuşma nimetini veren Zât’ın huzurunda seccadesini sermeli; gözyaşları içinde secdeye kapanıp dua dua yalvarmalıdır:

“Sübhanallah Allah’ım! Bütün eksikliklerden ve kusurlardan münezzehsin Allah’ım.

Yaratman ne büyüktür Allah’ım! Ben acizim, ben zayıfım… Kalbimi Senin sevginle, aşkınla ve iştiyakınla doldur. Beni sırat-ı müstakîmden bir an olsun ayırma. Senin merhametine sığınıyor, sadece Senin rızanı istiyorum. Emrettiğin dosdoğru yolda son nefesime kadar yürüyebilmem için bana yardım et Allah’ım…”

İnsanın asıl büyüklüğü, bu sonsuz azametin karşısında kendi acziyetini bilip Yaratıcısına büyük bir aşk, bağlılık ve teslimiyetle, “Seni istiyorum Allah’ım; sadece Seni istiyorum.” diyebilmesindedir.

Rabbim bizleri de bunu gönülden söyleyen bahtiyar kullarından eylesin.

Yorum: Eymen Yağmur