Diziler ve filmler, sadece birer eğlence ürünü değil, aynı zamanda değer aktaran, rol model üreten ve normal kabul edilen davranış kalıplarını yeniden tanımlayan araçlardır.
Türk dizilerine baktığımızda uzun yıllardır benzer temaların tekrarlandığını görüyoruz: aşk, ihanet, aldatma, töre çatışmaları, mafya ilişkileri, entrika, güç savaşları ve şiddet… Bu temalar elbette hayatın bir parçasıdır; sanat gerçekliği anlatabilir, hatta anlatmalıdır. Ancak sorun, bu başlıkların neredeyse tek anlatı eksenine dönüşmesi ve alternatif hikâye dünyalarının geri planda kalmasıdır.
Bilim nerede?
Sanatın üretim süreci, bir bilim insanının mücadelesi, bir öğretmenin idealizmi, bir mühendisin icadı, bir doktorun etik ikilemleri, bir gencin girişimcilik yolculuğu… Bu hikâyeler neden ana akımda yeterince yer bulmuyor? Toplumun gençlerine ilham verecek karakterler yerine, çoğu zaman gücü şiddetle temsil eden figürler ön plana çıkarılıyor.
Bir ülkede sürekli olarak ihanetin, entrikanın ve güç için her yolun mubah olduğunun işlendiği senaryolar, zamanla izleyicide şu algıyı normalleştirebilir: “Hayat böyle.” Oysa sanat yalnızca gerçeği yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda bir ideal de inşa eder. Eğer ideal sunulmazsa, sıradan olan kalıcı hâle gelir.
Medyanın kültürel sorumluluğu vardır.
Yapımcılar reyting kaygısıyla hareket edebilir; ancak reytingi belirleyen de sonuçta toplumun tercihidir. Burada karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. İzleyici neyi talep ederse, sektör onu üretir. Fakat sektör de sunduğu içerikle talebi şekillendirir. Bu döngü kırılmadıkça içerik çeşitliliği sınırlı kalır.
Elbette tüm Türk dizilerini tek bir kalıba sokmak haksızlık olur. Son yıllarda dijital platformlarda daha farklı denemeler yapılmakta; psikolojik derinliği olan, tarihi araştırmaya dayanan ya da polisiye kurgusu güçlü yapımlar da üretilmektedir. Ancak ana akım prime time kuşağında hâlâ benzer dramatik formüller baskındır.
Asıl mesele şu soruda düğümleniyor
Ekranlarda gördüğümüz hikâyeler, nasıl bir toplum hayalini besliyor?
Bilimi, üretimi, emeği, sanatı, etik değerleri ve ortak iyiyi merkeze alan anlatılar çoğaldıkça; gençlerin rol modelleri de değişecektir. Gücü silahla değil bilgiyle, itibarı korkuyla değil karakterle kazanan kahramanlara ihtiyaç var.
Sonuç olarak mesele yalnızca diziler değil; kültürel yönelimdir. Ekran, aynadır ama aynı zamanda pusuladır da. Toplum nereye bakarsa, oraya doğru yürür.