Eğitimci biri olarak ister istemez bu süreç içerisinde yaşanan olumlu ve olumsuz durumlar ilgimi çekmekteydi. Üzerinde düşünülmesi ve çözüm üretilmesi halinde hem Alman hükümetinin hem de “gerçek” mülteci statüsünü taşıyanların faydasına olacağını düşündüğüm iki temel konuyu paylaşmak istedim.

Mülteci/ Göçmen sıfatını taşıyanların diğerlerinden ayırt edilmesi

Çeşitli nedenlerle (insanlık dışı muameleye maruz kalma, savaş nedeniyle can güvenliği veya ırk, din, dil, siyasi görüş farklılığı gibi nedenlerle baskıya tabi tutulma vb) kendilerini himaye edecek bir ülke arayan insanlar gelmektedir.

Gelişmiş sosyal bir devletin bu mağdur insanlara yardım etmesi insani bir görevdir ve bu durum elbette takdir ile karşılanmaktadır. Bununla beraber Alman devletinin ekonomik gelişmişliği nedeniyle çalışacak elemanlara ihtiyaç duyarken gelen mülteciler de bir korunma ve bir işe ihtiyaçları vardır. İnsani yardımlaşmanın yanında bu durum iki taraf için de çoğu zaman bir fırsat oluşturmaktadır.

Bu noktada önemli olan husus, korunmaya ve barınmaya muhtaç olan mülteciler ile çıkar amaçlı gelenlerin ayırt edilmesidir. Bu ayırımın yapılması, iltica edenlerin dil eğitimleri ve entegrasyon süreçleri açısından büyük önem taşımaktadır.

Çünkü mülteciler can güvenliklerini ve özgürlüklerini temin edecek bir yer bulduğu anda kendisi ve ailesi için yeni bir hayat düzenini kurmak isterler. Bu nedenle iş hayatına atılmak için daha çabuk entegre olma ve dil öğrenme arzusuna sahiptirler. Mülteciler için asıl amaç can güvenliği ve özgürlüktür.

Çıkar amaçlı (iş kurma, çalışma, evlenme) gelenlerin ise daha farklı bir davranış sergiledikleri görülmektedir. Bunlardaki asıl amaç ise kazancı yüksek bir iş bulmak yani ekonomiktir.

Genelde yakınlarının vesilesi ile gelmektedirler ve onlardan aldıkları destek ile kendilerini mültecilere göre daha güvende hissederler. Kendilerinden olan toplumların (daha önceden gelmiş yerleşik hayata geçmiş akrabaları) içlerine girerek bir nevi korunmaya alınırlar ve muhtaç olmadıkları için de Almanca konuşmak için zorunluluk hissetmezler ve entegrasyonları zordur.  Bunların çoğu 18-30 yaş arasındadır.

Kendi memleketlerinde bir iş bulamamış veya kişiliklerindeki uyumsuzlukları nedeniyle sosyal hayatta olumsuzluk yaşamış olanlardır. Ya kendi istekleri ya da ailelerinin baskısı ile Avrupa ülkelerine gelmektedirler. Kamplarda ve Heim’lerde memurlar veya beraber kaldıkları diğer mülteciler ile sorun yaşayanlarının çoğu bu yaş grubu kesim olduğunu görüyordum.

Hem kural ve kaidelere uymazlardı hem de yapılan uyarılara karşı olumsuz tepki verirlerdi. Yakınlarının desteği ile iş bulmayı ve akabinde oturum izni almayı veya Alman vatandaşı bir kişi ile evlenip Alman vatandaşı olmayı garanti görürlerdi.

Dolayısı ile yeni koşullara uyum sağlamayı reddederler, geldikleri coğrafyalarının kültürel yapısını veya davranışlarını aynen devam ettirme eğilimindeydiler. Gerçek konumdaki mültecilerde görülen iş bulma ve hayatı idame ettirme endişesi ve düşüncesi bunlarda pek görülmezdi.

Çünkü kendi memleketlerinde iken de işleri olmadığı gibi, savaş veya siyasi baskı nedeniyle bir mal veya can kaybını da yaşamamışlardır. Kendi vatanlarında normal karşılanan bir davranışın buradaki kanunlara göre anormal olduğunu algılamazlar.

Ne yazık ki bu grup insanların sebep olduğu olumsuzluklar tüm mültecilere maledilebilmekte, bu yüzden de tüm mülteciler zan altında kalabilmekte ve bir baskı hissetmektedirler. Bu amaç farklılığı nedeniyle gerçek mülteciler ile mülteci sıfatı taşımayanların titizlikle ayırımının yapılması gerektiği kanaatindeyim.

Entegrasyon ve dil eğitimi

Bir eğitim sisteminde ilk dikkat edilmesi gereken hususlardan biri katılımcıların vasıfları ve eğitim seviyeleridir. Yaşları, eğitim seviyeleri, zorunlu eğitim mi yoksa isteğe bağlı mı gibi hususlar eğitimin verimliliği ve hedeflenen noktaya varma açısından çok önemlidir.

Eğer katılımcıların etkin şekilde faydalanabileceği bir eğitim modeli seçilmez ise hedeflenen başarı sağlanamayacağı gibi eğitimin maliyetini de arttırmaktadır. Daha önceki deneyimler ve araştırmalar neticesinde günümüzde uygulanan yöntemin en uygunu olduğu kanaatine varılmış olabilir. Ancak şu dönemde verilen dil eğitimi ve uyum kurslarının çok maliyetli olmasına rağmen etkisiz olduğu kanaatindeyim. Şöyle ki;

Bir devlet kendisinden sığınma talep edenlere yardım etmek, bununla beraber sosyal hayatta sorun yaşanmaması için onlara dilini ve kültürünü öğreterek entegrasyonlarını sağlamak ister. Gelen insanlar da yeniden hayata tutunabilmek ve ikinci bir mağduriyet yaşamamak için bir an önce bulunduğu ülkenin dilini ve beraberinde kültürünü öğrenmek ister.

Bu iki pozitif isteğin olduğu dönemi yakalamak uyumu hızlandıracaktır. İltica eden insanların en istekli olduğu dönem mülakattan sonra gönderilen kalıcı kamplardır. Belirli bir bölgede bulunmaları ve zamanın yeterliliği ise ayrıca bir avantajdır. Bu dönemde dil eğitimine başlamanın şu avantajları olacaktır:

  1. Kamplarda öğrenme arzusu daha fazladır, bu istek öğrenmeyi hızlandıracaktır.
  2. Yeterli zaman var ve ulaşım sorunu bulunmamaktadır.
  3. Kamplarda A1 ve A2 kursları verilebilirse insanlar günlük hayatta tercümana veya birinin yardımına ihtiyaç duymayacaklardır. Basit şeyler için tercümanlara da ücret ödenmemiş olunacaktır.
  4. A1 ve A2 için özel kurslara ödeme yapılmamış olunacaktır.
  5. İltica başvurusu ret edilenler veya geri iade edilenler olursa bile isteyenlere dilini öğretmiş olursun, mülteciler de bir dil öğrenmiş olur.
  6. Dil öğrenme ile iletişim kurma cesareti artar ve entegrasyon da kolay olur.
  7. Kendi kültürlerinin devam edildiği bir ortama girmeden eğitimin bir kısmı verilmiş olur ve bu da uyum sürecini hızlandırır.

Zamanında (Kamplarda veya Heim’lerde) dil eğitimi verilmeden bekletilmenin dezavantajları da vardır.

  1. Uzun süre bekletilmesinin neticesinde bireylerde bir bitkinlik psikolojisi gelişmekte ve öğrenme istekleri azalmaktadır.
  2. Kişiler, iletişim kurmada sorun yaşadıkları için önceden yerleşik hayata geçmiş kendi akrabasının/memleketlisinin yardımına ihtiyaç duyarlar. Onların yanlarına yerleşmesi ile de Alman dilinden ve kültüründen uzaklaşmakta ve uyum süreci gecikmektedir veya istenilen düzeyde bir uyum gerçekleşmemektedir.
  3. Çok sayıda gönüllü kuruluşlar olmasına rağmen irtibat ve koordinasyon yetersiz kalmaktadır.
  4. Daha sonraları zorunlu kursa gönderilen isteksiz bir grup meydana gelmektedir (bu süreç içerisinde ya bir iş bulmuş, ya da bir şekilde hayatını düzene koymuş kişiler dil kursuna gelmeyi zaman kaybı olarak görmektedirler). Bu isteksiz grup derslerin işleyişini aksatarak diğer katılımcıların öğrenmelerine de dolaylı olarak engel olmaktadırlar. Öğretmen sınıfta bunları dikkate almak zorunda kalınca da dersler efektif geçmemekte veya yavaş ilerlemektedir.
  5. Bu isteksiz grup zorunlu olan entegrasyon kurslarını tekrar alarak devlete olan maliyetini arttırmaktadırlar.

Özellikle “Arap Baharı” süreçleri nedeniyle Ortadoğu başta olmak üzere Almanya`ya çok sayıda göçmen ve mülteci akını olmuştur. Bunların içerisinde ‘eğitimli olanların’ uyum süreçlerinin hızlandırılması neticesinde Almanya’ya hem ekonomik hem de sosyal yaşam açısından çok önemli faydaları olacaktır. Bunların eğitimleri hızlı olabilmekte ve bu nedenle de devlete maliyetleri düşük olmaktadır.

Kısa süre içerisinde mesleklerine uygun ve ihtiyaç duyulan alanlarda istihdam edilebilirler. Böylece devlete uzun süre yük olmadıkları gibi iş hayatına atılarak topluma katkı sağlamış olacaklardır.

Ayrıca bu eğitimli kesim, daha önceden gelmiş ve halen gelmeye devam eden Orta doğu coğrafyasının insanları ile aynı kültürü paylaşmaktadırlar. Mültecilerin/göçmenlerin dillerinden ve kültürlerinden anlayan kişilerin istihdam edilmesi ve birlikte çalışılması halinde uyum sürecinde ve sosyal alanda beklenen verimliliği arttıracaktır.

Eğitim seviyeleri farklı olan insanları aynı eğitim modeline tabi tutulmasının doğru bir tutum olmadığı kanaatindeyim. Hak, adalet, insani değerler bakımından elbette ki herkes eşittir.

Ama modern eğitim sisteminde bireyin yeteneğine ve bilgi seviyesine göre planlama yapılmalı ve bu eşitliktir. Alman devletinde de ilk dört yıllık eğitimden sonra çocukların öğrenme kabiliyeti ve yeteneklerine göre gidecekleri okullar ayrılmaktadır.

Bu nedenle belli bir eğitim düzeyine sahip kişilerin daha düşük eğitim seviyesine sahip olan insanlar ile (okuma yazma veya Latin alfabesini dahi bilmeyenler var) aynı sınıfa konulması eşitlik değil, aksine iki taraf için de eşitsizliktir.

Farklı seviyedeki kişiler aynı sınıfta olunca zorluklar doğmaktadır. Eğitmen burada birine (eğitim düzeyi en düşük olana) göre hareket etmek zorunda olunca diğer kesim mağdur olmaktadır. Doğru ve bilimsel olan, bu insanlara seviyelerine göre ayırarak eğitimlerini vermektir.

Örnek olarak ileri yaş, bir işte çalışanlar, eğitim seviyesi düşük ve çocuklu anne-babalar zorunlu entegrasyon kursuna isteksiz gelmektedirler ve bu isteksizlik nedeniyle de sınıftaki eğitim sürecini ciddi şekilde aksatmaktadırlar. Eğitimli kişilere mesleklerine uygun yerlerde pratik yaptırılarak hem dil gelişimlerini ve hem de buradaki mesleki şartlara uyumlarını hızlandıracaktır.

Diğer bir konu ise; dil eğitimi veren kursların da yukarıda belirtilen olumsuzlukların ya farkında değiller veya önem vermedikleri kanaatindeyim. Katılımcıların seviyelerine göre sınıfları oluşturuyorlarsa da sınıflarda çok farklı düzeyde katılımcıların olduğuna şahit oldum. Başka sınıflarda olan tanıdıklardan da bu hususta duyum alıyordum.

Bu süreçte birkaç kurs ile görüşmelerim ve irtibatım oldu. B1 düzeyinin sonuna kadar ağırlıklı olarak konuşma ve anlama öncelikli olmasına rağmen programlarında bu iki noktaya ağırlık verilmediği görülmektedir.

Örneğin film izlemek ve anlamak için teknolojik araçlar kullanılmamaktadır. Konuşma pratiğini arttırıcı günlük aktiviteler düzenlenmemektedir. Örneğin ders bitiminde gönüllü kişiler gelerek sınıfta konuşma pratikleri yapılabilir.

Zaten sınıf mevcudiyetleri ve seviyeleri de buna uygun değildir. Öncelikle, Jobcenter ile anlaştıkları ders saati ve müfredatları üzerinden kurları devam ettirmek temel amaçları olmaktadır. Katılımcıların yarısı bile aldıkları kurun sınavını geçememektedir.

Bu büyük orandaki  başarısızlığın nedenini sadece katılımcılarda aramanın doğru olmadığı kanaatindeyim. Öğrenemeyen veya öğretilemeyen her katılımcı Kur’u ikinci kez almak zorunda kalmaktadır. Katılımcı zaman kaybını yaşamakta, Sponsor kurum yani Jobcenter ise aynı Kur için ikinci kez ödeme yapmaktadır. Kurslar ise aynı işlem için ikinci kez kazanç elde etmektedir. Bu noktanın da gözden geçirilmesi gerekir diye düşündüm.

- Reklam -

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

6 − four =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.