Halep’te yaşananlar sıradan çatışmalar değil. şehri yeniden şekillendirme hesaplarının tam göbeğinde, Kürt nüfusu hedef alan çok aktörlü bir baskı süreci işliyor.
Baskı sürerse: Zorunlu göç hızlanır, Halep’te Kürt varlığı giderek erir. Rojava, dar, kırılgan ve kontrol edilebilir bir alana sıkıştırılır. Bu model “başarılı” olursa, başka şehirlerde de uygulanır.
Direnç kırılmazsa: Halep, kalıcı bir gerilim ve pazarlık alanına dönüşür. Baskı bitmez ama tek taraflı ilerleyemez. Bu durum, tüm aktörler için uzun süreli ve maliyetli bir kilitlenme yaratır.
Denge tamamen bozulursa: Bu, SDG’nin kesin bir askeri zaferi anlamına gelmez. Ancak mevcut sessiz mutabakat çöker. Halep, kontrol altında tutulan bir baskı alanı olmaktan çıkar ve şehir ölçeğinde açık bir siyasi hesaplaşma başlar. SDG savunmada kalamaz; kriz büyür, yayılır ve uluslararası aktörler pozisyon almak zorunda kalır. Bu senaryo SDG’ye yeni alanlar açabileceği gibi, çok ağır insani bedelleri olan bir istikrarsızlık sürecini de beraberinde getirir.
Ama şunu açıkça söylemek gerekir. SDG’nin Halep’te kaybetmesi sadece bir askeri ya da siyasi yenilgi değildir. Bu, birlikte yaşam ihtimalinin, çoğulculuğun ve Suriye’de insan onuruna dayalı bir geleceğin bir kez daha geri itilmesi demektir. Kürtlerin metropollerden silinmesi, yalnızca Kürtlerin değil, Suriye toplumunun tamamının yoksullaşmasıdır.
