AKP Genel Başkanı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki önemli bakanlık olan Adalet ve İçişleri Bakanlarını değiştirdi.
Osmanlı’nın son döneminden itibaren var olagelen ve köklü bir bürokratik geleneğe sahip bu iki bakanlık son atamalarla birlikte doğrudan Saray’a bağlandı.
Bürokrasiye bir darbe daha
Erdoğan’ın iktidara geldiği günden bu yana bürokrasi düşmanlığı herkesçe malum. Eline geçirdiği her imkanı da bunu yok etmede kullanıyor. Son olarak yaptığı atamalar bunun en bariz örneği oldu. 15 Temmuz sonrası kurulan AKP-MHP Cumhur İttifakı ülkeyi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında yeni bir rejime doğru sürükledi. Erdoğanist bir anlayışla kurulan bu yeni rejime son konulan tuğlalardan biride bakanlık bürokrasilerinin lağv edilerek Saray’a bağlanması oldu. Ülkenin ‘güvenlik’ ve ‘adalet’inin emaneti artık tamamen Erdoğan emrindeki Saray’da olacak. İçişleri ve Adalet Bakanlık bürokrasileri bundan sonra Saray’dan –doğrudan yeni bakanlar eliyle- aldıkları talimatların sadece uygulayıcısı olacaklar.
Bakanlar kurulu tamamen devre dışı
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte Meclis adeta devre dışı kaldı. Bu son atalar ile birlikte Bakanlar Kurulu da tıpkı Meclis gibi artık devre dışı.
Osmanlı’nın son döneminde gerçekleşen modernleşme hareketleri ve kurulan Cumhuriyet ülkeye üç farklı kurumu hediye etti. Bunlardan biri sonradan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne dönüşecek olan Beyoğlu 6. İdaresi. Diğerleri ise Sayıştay ve Başbakanlık. Yakın zamana kadar İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cumhurbaşkanı ve Başbakan’dan sonra gelen en önemli makamdı. Kozmopolit yapısıyla bir dünya şehri olan İstanbul’un başına gelmek demek Erdoğan’ın tabiriyle Türkiye’yi almak demekti. Nitekim Ekrem İmamoğlu İBB’nin başına gelince Türkiye’yi alamasın diye bir (şu anda Adalet Bakanlığı’na getirilen) bir savcı eliyle hapsi boyladı. Neredeyse her türlü kurumu çat kapı denetleyebilen ve idarecilerin keyfiliklerini affetmeyecek olan Sayıştay’da arşivi için rapor hazırlayan işlevsiz bir kuruma dönüştürüldü. Gelelim Başbakanlığa…Bir zamanlar her hangi bir kabine üyesinin imzalamadığı bir konu gerçekleşemiyordu. Bir bakanın bakanlar kurulu üzerinde adeta veto yetkisi vardı. Örneğin rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun Tacettin Dergahı’na defni dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay imza vermediği için zora girmişti. Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılan defin olayında ancak Günay’ın yerine vekil olarak bir bakanın imzasıyla Yazıcıoğlu dergaha defnedilebilinmişti. Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu yürütme organı olarak böylesi bir kurumsal kimliğe sahipti. Ve kararların çıkmasını bir yerde ‘tek’ kişinin ağzına ya da ‘çoğunluğun’ gücüne değil oybirliğine/istişareye zorluyordu. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildiğinden bu yana eski Türkiye’nin kurumsal olarak izlerini taşıyan Bakanlar Kurulu’nun ön önemli iki üyesi olan İçişleri ve Adalet’in Saray’a bağlanmasıyla birlikte bu durumda yok edilmiş olundu.
‘Dışarıdan-içeriden’ teamülü yer değiştirdi
AKP’nin MHP desteğiyle kurmaya çalıştığı yeni rejimde Adalet Bakanlığı daha çok Milli Görüş/İslamcı gelenekten gelen Abdülhamit Gül/Yılmaz Tunç gibi daha isimlere teslim edilirken İçişleri Bakanlığı ise Süleyman Soylu/Ali Yerlikaya gibi daha dışarıdan isimlere teslim ediliyordu. Burada Adalet Bakanlığı’nın AKP’ye yakın olması gözetilirken; İçişleri Bakanlığı’nın ise MHP’yle uyumlu olması dikkate alınıyordu. Ancak istisna olarak Ali Yerlikaya döneminde İçişleri Bakanlığı ile MHP arasındaki uygum özeklikle ‘mafya ve Sinan Ateş operasyonları ve atamalar ile’ bozuldu. Bu kez İçişleri Bakanlığı’nın başına dışarıdan bir isim değil içeriden bir isim getirildi. Hafız/İmam Hatip kökenli olan Mustafa Çiftçi’ye ülkenin güvenliği emanet edildi. Geçmiş yılların aksine Adalet Bakanlığı’na ise AKP/Milli Görüş camiasının dışından bir isim olan Akın Gürlek getirildi.
Ülkenin iki yüzü
İçişleri ve Adalet Bakanlıklarını doğrudan Saray’a bağlanırken Dışişleri ve Ekonomi Bakanlıklarının neden böyle tam olarak Saray’a bağlanmadıklarını anlamak zor değil. Bunun başlıca sebebi; ülke gelirinin yüzde 35’inin faizlere gitmesi, enerjide tamamen dışa bağımlılık ile NATO’nun güvenlik şemsiyesi. Kısaca küresel sermaye ve gücü elinde tutan Batı’nın yanında yer almak zorunda kalması. Bundan dolayı Erdoğan rejimi İçişleri ve Adalet Bakanlıkları ile ‘içeride’ yeni rejimini ihdas ederken dışarı da ise ihtiyaç duyduğu Batı ile Dışişleri ve Ekonomi Bakanlıkları üzerinden ilişkisinin sürdürüyor. Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlıkları içeride özellikle CHP’lere ve muhalif ünlülere operasyon ile meşgul. Dışarıda ise Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek Londra’da finans kuruluşları ile ‘sıcak para’nın ülkeye gelmesi için ‘faiz’ garantisi vermenin peşinde. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise Gazze’nin yeniden kurulması için Trump’ın başını çektiği emlak rantının önünü açacak konseyin üyesi oldu. İçeride İçişleri Bakanı Çiftçi ile Adalet Bakanı Gürlek muhalifleri rejim adına hızaya getirmek için meşgul olacaklar. Dışarıda ise –her türlü otoriterleşmeye rağmen- Ekonomi Bakanı Şimşek ve Dışişleri Bakanı Fidan, Türkiye’nin Batı’ya tutunmasını sağlayacak icraatların içinde olmaya devam edecekler.
Erdoan bu atamalarla valilik ve savcılık makamlarını ödüllendirdi
AKP iktidarı döneminde artık illerde Valiler daha etkili. Öyle ki AKP’li belediye başkanlarını talimat verir ve onların önlerine geçer durumda. CHP’lilerin olduğu yerlerde ise valiler iktidar mensupları olarak CHP’li belediye başkanları işlevsiz bırakmak için adeta merkeze bağlı belediye başkanı gibi çalışıyor. Akın Gürlek örneğinde olduğu gibi savcılık makamı ise muhalif isimlerin hapse gönderildiği rejimin bir aracına döndü. İşte Erdoğan son atamalarında bir valiyi İçişleri Bakanı, bir savcıyı da Adalet Bakanı yaparak rejimin yeni bekçilerini ödüllendirdi.
Bilal Erdoğan’a hazırlık mı?
Ülke otoriter bir rejimle yürütülüyor ancak bununla da kalınacak gibi değil. Siyasal İslamcı kimlikli son atamalar, ülkenin sosyo-kültürel yapısını baskı altına alan operasyonlar kurulmak istenen ‘totaliter rejimin’ ayak sesleri gibi. Tüm bunlar olurken oğul Bilal Erdoğan’ın siyasete ısınma turları başlattığını görüyoruz. Oğul Erdoğan kendisini tartıştırmayacak ‘kültürel yapı, gençliğin eğitimi’ gibi konulardan konuşarak Erdoğan sonrasına hazırlanıyor. Atamalar, görevden almalar, siyaset dışı bırakmaların çoğu Bilal Erdoğan’a bir hazırlık gibi. Ülkenin ve AKP’nin idaresi hızla gençleştiriliyor. AKP’nin iki önemli ismi Genel Sekreter ve Teşkilat Başkanı daha otuzlu yaşlarda. Bu arada CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar ile muhalifler siyaset dışı bırakılıyor. Bilal Erdoğan’ın olası liderliğini sarsacak CHP’liler siyaseten ölü hale getiriliyor. Ünlülere yönelik operasyonlar ile ülkenin sosyo-kültürel yapısıda baskı altına alınarak İslamcı aslında totaliter bir yapıyı kabule zorlanıyor. Hem masa başında hem de sahada Erdoğan sonrası Bilal için ciddi bir hazırlık yapıldığını Ankara’da sağır sultan bile duymuş durumda.
Yorum: Selim Apaydın
