Korkularla yüzleşmek

Okul binasına yaklaşmıştım. Günümüz dünyasında eğitim konulu konferanstan yeni çıkmış orada duyduğum gördüğüm yeni fikirlerle kafam allak bullak derse yetişmeye çalışıyorum. Hava da hafif puslu, tam bir iç anadolu sonbaharı, soğuk mu soğuk, biraz da ürkütücü. Derken bir çocuk görüyorum, 11-12 yaşlarında, korkudan titriyor. Ağlamaklı gözlerle şefkat dileniyor gibi.

Üstünde ince bir ceket. Kavruk yüzünden yatılı okul çocuklarından birisi olduğunu anlıyorum. 500 civarı çocuğun eğitim gördüğü bu kuş uçmaz kervan geçmez dağ başına, ailelerinin kıyıp daha 11-12 yaşında bırakıp gittikleri garipler. Henüz çocukluğuna doyamadan, anne baba şefkatini tam tadamadan yuvadan atılmış civcivler.

Çoğu gariban anadolu çocuğu. Fakirlik, yokluk, işsizlik ve ümitsizlik itmiş aileleri böyle bir şeye belli ki. Yoksa kıyar mı insan bu körpelere. Henüz gelişme çağındalar üstelik. Ne yapalım, başka çözüm yolu mu var, köyde kalıp çoban mı, ırgat mı olsunlar dediklerini duydum pek çok velinin ağzından. Sistem de bunu öngörmüyor mu zaten?!

Çocuğu bu dönemde eğittin eğittin, yoksa zor diyor akil aksakal büyükler, gözlüklerinin üstünden bakarak. Biz de böyle gördük büyüklerimizden, böyle büyüdük acı ve hasretle, ne yapalım. Bu coğrafyanın kaderi bu. Hem büyük nimet bu okullar. Gariban aileler çocuklarını okutamaz yoksa gibi küçük bahanelerin ardına sığınan büyükler. Evet, işte sistemin öngördüğü, ya da onu seçerek lütfedip yer verdiği bu dağ başına atılmış küçük Mustafa da titriyordu. İşte hem korku hem de soğuktan.

“Ne oldu?” deyip sorunca biraz da başkasının işine burnunu sokma konusunda sabırsız olan ben, toy ve heyecanlı, dünyayı kurtarmaya azmetmiş genç öğretmen. Akşamları koğuşta gece bekçisinden gizli Orhan Gencebay’dan ‘batsın bu dünya’ dinleyerek uyuyan, sabahları apar topar kalkıp kahvaltıya yetişemezse ögleye kadar aç, öğlen yemek kötü ise akşama kadar oruç garip Mustafa medet umarcasına ağlayarak müdürü işaret etti.

Müdür dış kapının önünde kurumuş tezekten sopa şeklini verdiği savaş aletini tehditle havaya kaldırmış hınçla bekliyordu. Adeta gözlerinden kıvılcımlar çıkıyordu. Küçük Mustafa ne yapmış olabilirdi ki, onu bu kadar öfkelendirmek için. Öğretmenler odasında konuşulan onun ne kadar sert ve acımasız biri olduğu idi. Tabi kimi eski toprak bunu normal görüyor, disiplin şart diyordu.

Biz de böyle gördük, dayak ve şiddet görerek büyüdük diye itiraf ediyor, hele bir kaç orta yaş ben bugün bile babamın önünde konuşamam demiyor mu, tam ibretlik. Bilinçaltına itilmiş, örselenmiş zavallı ruhlar. Bu ezikliği de kendinden daha zayıf olan, çocuk, kadın, hayvan ve bitkilere eziyet ederek tatmin eden, böylece bilinçaltını dışa vurup rahatlatan zavallılar.

Müdür de bu tablonun ortalaması işte, hatta biraz üstüydü. Nasıl iseniz öyle idare olunursunuza örnek şahsiyet. Kaybolup giden Mustafalar umurunda bile değil, önemli olan disiplini sağlamak, adeta sürgünle geldiği bu metruk bölgede elinden geldiğince mecburi süresi dolana kadar krallığını yaşamak, tadını çıkarmak bu ayrıcalığın, gözden ıraklığın.

Öğrencilere, çalışanlara dilediği gibi hakaret edebiliyor, yokluk içinde varlıkla istisna bir alan açabiliyordu kendine. Merkeze şirin görünüp iyi bir tablo çizmekte eline kimse su dökemezdi zaten. Örneğin teftiş günlerini biz bile iple çekerdik. Vasatın üstünde öğle yemeği çıkarabiliyormuş demekki yemekhane, yılda bir kaç kere de olsa çocuklar güzel yemek yiyebiliyormuş diye düşünmeden de edemezdik.

“Bakmayın siz onun sert gözüktüğüne, iyi biridir aslında müdür, ama naparsın şartlar onu bu hale getirmiş, hem fena mı? Bak çocuklar hep mum gibi. Yoksa nasıl baş edersin bu kadar babasının dahi baş edemediği çocukla bu Allah’ın dağında.” deyip kendince bilgelik taslıyordu bizim idealizmimizle kafa bulan eski kurt felsefeci arkadaşımız.

Yıllanmış şarap gibi söz kifayet eder mi hiç, her fırsatta çocuklar için gelmiş bilgisayar sınıfına çöküp oyun oynayan bu kulağı kesiğe. Gerçi onun sayesinde çocuklar ders dışında da bilgisayar odasına girip yandan yandan oynadığı oyunu seyretme zevkine varıyorlardı ama tabi ki hepsi değil. Ancak şanslı ya da imtiyazlı olanlar. Torpil kelimesi şifre kelimeyi bu viranede.

Ya varlıklı bir ailenin bol bağış ile okula bağışlanmış çocuğusundur ya da müdür, müdür yardımcısı vs. yetkili etkili birinin siyasi, milli, dini fikrine yakınlığını ilan etmiş bir fedai.

Garip Mustafa ise her ikisi de değildi işte. Aynı yollardan geçmiş bendeniz ise onu anlayabiliyordum bir nebze. Tuhaf bir şekilde, onun o acıklı halini hissedebiliyor gibiydim tüm damarlarımda. Çok üzülmüştüm haline. İşte, tam da müdür elindeki sopaya benzer tezeği vuracak iken kafasına, araya girdim.

“Hocam!” dedim, “sakin olun, bu zavallı çocuğa vurunca elinize ne geçecek. Bak titriyor garibim korkudan. Hem suçu ne olabilir ki bu kadar sizi öfkelendirecek?” “Sen bilmezsin” der gibi baktı bana birden, bütün nefretini yönelterek. Ama şaşırmıştı da. Onun bunca zulmüne, adam kayırmacılığına göz yuman öğretmen ve çalışanlar arasında ilk defa birisi karşısına çıkıp avını elinden alıyordu adeta.

Elini istemeye istemeye yana indirdi. Merkez tarafından ceza almaktan da korkuyordu. Zavallı Mustafa ise bir nebze de olsa rahatlamıştı. Yavaşca içeri girdi. Bense müdürün öfkesini biraz da olsun yön değiştirip topraklamış, sakinleştirmiştim. Birlikte lojmanlara doğru yürüdük.

Çok stresli olduğundan bahsetti. Sorumluluklar çoktu ve ağırdı, elinden de şiddete başvurmaktan başkası gelmiyordu. Başka şansı da yoktu. Hem vakit hem de nasırlaşmış kalbi iyiliğe kapı aralamıyordu. Biraz daha kendine vakit ayır, okul dışı aktiviteler bul vs tarzında bilmişçe sözlerime tuhaf tuhaf bakarken gözlerimi açtım ben de. Kabus gibi rüya sona ermişti.

Kimbilir belki de kendimi görmüştüm rüyamda, karşısına çıkıp elini tutmuştum yıllar sonra içimdeki bilinçaltıma yerleşmiş canavarın, onunla yüzleşmiştim.

- Reklam -
Önceki İçerikAlmanya’da Covid-19 vaka sayıları artıyor
Sonraki İçerikScholz’un öngörülen kabinesi tartışılıyor

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

fourteen − eight =