En ötelerden bu yana insanlık tarihine kabaca bir göz atacak olursak, insanlara en çok zararı yine kendi hemcinslerinin, yani diğer insanların verdiğini görürüz. Bazen sinirle ağzımızı açtığımızda kızdığımız insanları canavarlıkla suçlarız. Ama hiç bir canavar insanlara kendileri kadar zarar vermemiştir.

Böylece bazı insanları canavara benzeterek, canavarların hakkına girmiş oluruz. Nitekim Mehmet Akif’te 1. Dünya Savaşının dehşetini anlatırken, ‘Sırtlanları geçmişti beşer (insanlık) yırtıcılıkta’ diyerek aynı duruma işaret eder.

Dünyada insanın dışındaki bitki, hayvan ve diğer bütün yaratıklar arasındaki münasebetleri incelersek, her şeyin adil ve dengeli bir şekilde paylaştırıldığını gözlemleriz. Her yaratık kendine yüklenen, programlanan görevi yapar ve başkasının hakkına en ufak bir tecavüzde bulunmaz.

Ama bir türlü doymayan hırslı insanın daha fazla kazanmak için müdahale ettiği yerlerde, mahlukat arasındaki adil işleyiş sekteye uğrar. Ve diğer bir kısım insanlar ‘ekolojik denge bozuluyor’ diye feryada başlar.

Çünkü varlıklar içerisinde insanlar arasındaki sosyal dengeyi, adaleti ve bunun neticesindeki toplumsal huzuru Allah insan aklına havale etmiştir. İnsanlar aklın rehberliğinde duygularını terbiye edip, onları yaratılış istikametinde kullanabilirse, kendilerini mutluluğa götüren yolu keşfetmiş olurlar.

Yunus’un deyimiyle, yaratılanı Yaratan’dan ötürü severek birbirlerine huzur ve mutluluk bahşedebilirler. Zira insanı asıl mutlu eden; kendi nefsi için değil, yaşatmak için yaşama, duygusu insanın ruh programında mevcuttur. Başkasının mutluluğuna vesile olan kişi gerçek mutluluğu yakalar.

Ruhunun bu derinliğinden haberi olmayanlar ise, insanlık için yapılan faaliyetlerin arkasında devamlı bir menfaat arar. Çünkü kendileri insanlığa karşılıksız iyilik yapmak, diye bir şeyi tanımazlar.

İşte böyle bir irfan eğitiminden mahrum, hırsın bütün benliğini kapladığı kişiler, hiç bir güzelliği paylaşmak istemez. Mal mülk nimeti hep benim olsun ister. Para sadece benim cebimde bulunsun, diye düşünür.

Özgürlüğü insanlara benim paylaştırmam lazım der. Aslında belli kurallar çerçevesinde toplumun ortak malı olan bu kavramların kontrolünün despotça kendinde olmasını ister.

Böyle mantıksızca tamamen hırsın güdümüne girip, vicdan şartellerini kapatanlar için despotluk ciddi bir ihtiyaçtır. Uyguladıkları despotluk çeşitleriyle tatmin olmaya çalışsalar da, tuzlu suyla susuzluğunu gidermek gibi, asla tatmin olamazlar. Bu defa daha da aşırıya giderler.

Hisler akıl kanallarını kapatınca, içinde bulunduğu toplum zarar görse bile, kendisinin de bundan nasibini alacağını düşünemeyecek kadar cahildirler. Onun için kendi menfaatleri uğruna topluma çok rahat zarar verebilirler.

Özgürlüğü ve işin ehliyle istişareyi (fikir alışverişini) hiç sevmezler. Narsisçe her şeyi kendilerinin bildiğine inanır ve başkalarını buna inanmaya zorlarlar.

İnadından dolayı kendi gibi düşünmediği için sevmediği insanların zarar görmesinin kendi menfaatine olduğunu zanneder. Halbuki herkes toplum denen bütünün bir parçasıdır.

Şahsi garazı onun duygularına öyle bulanık bir perde çekmiştir ki, duyduğu ve gördüğü şeylere mantıksızca mana verir.

Millete kendini feda etmekten bahseder, ancak milletin faydasına olacağını bildiği halde, öfkesini dahi feda edemeyerek insanları felakete sürükleyebilir.

İcraatları hiç uymadığı halde; mutlak despotluğu demokrasi, kanunsuzluğu hukuk diye algılattırarak, halkı kavram kargaşasında sarhoş ederler.

Bütün bu yollara neden başvurur despot? İnsanların sağlıklı düşünmesi kendisini rahatsız eder de ondan. Onun için belli aralıklarla farklı sinir uçlarına dokunarak kamu zihnini hep meşgul eder. Böylece topluluklar asıl düşünmeleri gereken şeylerden uzaklaştırılmıştır. Ve artık tam despotun ihtiyacına göre bir kitle oluşmuştur.

Bu derin hipnoza tutulan toplumlar ne zaman ayılabilir? Ya düşünmeyi öğrenince, ya da toplu bir travma yaşayınca…

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.