Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde yargı reformu stratejisi serüveni

Geçtiğimiz perşembe günü Adalet Bakanlığı, Ankara Hakimevi’nde “Yargı Reformu Stratejisi” Toplantısı düzenledi.

2002 yılı Aralık ayında düzenlenen Kopenhag Zirvesi’nde, “Avrupa Komisyonu’nun raporu ve önerisi doğrultusunda, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirerek, 3 Ekim 2005’de Lüksemburg’da alınan kararla Avrupa Birliği, Türkiye ile olan müzakerelere başlamış; aynı gün müzakerelerin usul ve esaslarını belirleyen “Müzakere Çerçeve Belgesi” de kabul edilmişti.

Türkiye’nin Avrupa Birliği Katılım Müzakereleri, Müzakere Çerçeve Belgesi kapsamında, müzakerelerin ilk aşaması olan tarama toplantıları 20 Ekim 2005’de “Bilim ve Araştırma” faslı için, son tarama toplantısı da 13 Ekim 2006’da “Yargı ve Temel Haklar” faslı için yapılmıştı.

Toplantı sonrası Türkiye’ye “Yargı ve Temel Haklar” konulu 23. fasıl, “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” konularını içeren 24. fasıl müzakereye açılmıştı. Fasıllar gereği Türkiye gerekli uyum kriterlerini yerine getirecek ve bunu strateji reform raporları ile Avrupa Birliği Konseyi’nin onayına sunarak ilgili fasıllar kapatılacaktı.

Bu bağlamda Avrupa Birliği ile 2005’te üyelik müzakere sürecini resmen başlatan Türkiye, yargı sisteminde hangi adımlarla ilerleyeceğini fasılların açıldığı tarihten 4 yıl sonra ilk kez 2009’da hazırlamış ve belgenin 2015’te yenilenerek “Yargı Reformu Strateji Belgesi” ile ortaya koymuştu.

Ancak 2009 yılında fasılların kapatılması için hazırladığı “Yargı Reformu Strateji Belgesi” diğer adıyla “Yargı Reformu Strateji Raporu” Avrupa Birliği Konseyi tarafından uygun görülmedi.

AB Konseyi, Türkiye’nin liman ve havaalanlarını 2006 yılında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden gelen trafiğe açmayı reddetmesinin ardından 8 faslın daha açılmasını dondurmuş, Konsey’in 2006 tarihinde aldığı 8 faslın açılmaması kararı 2009 tarihinde yeniden gözden geçirilmişti.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), bu toplantıda Türkiye’ye ek bazı yaptırımlar uygulanmasını talep etmiş ancak bu talepler diğer üye devletlerce uygun bulunmamıştı.

Bunun üzerine Güney Kıbrıs Rum Yönetimi 2009 yılında Avrupa Birliği dönem başkanı olduğu tarihlerde, tek taraflı bir deklarasyon ile aralarında 23. faslında bulunduğu mevcut 6 faslı bloke edeceğini açıklamış ve bu blokesini kaldırmasını, ilişkilerin normalleşmesi şartına bağladığını beyan etmişti. Ama bu durum Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde filli bir ilerlemeyi engellemektedir.

Türkiye’nin bugüne kadar hazırladığı tüm Yargı Reformu Strateji Belgeleri, Türk yargısının tam bağımsızlığı ve güvenirliği için Ankara’ya bir yol haritası niteliği taşımasına, zaman zaman belgeyi güncellese de Türkiye’de yargının bağımsız ve güvenilir olduğu konusunda bugüne kadar Avrupa Birliği’ni ikna etmeyi başaramadı.

Aslında Ankara, Adalet Bakanlığı’nın güncelleyeceği yeni “Yargı Reformu Strateji Belgesi” ile Avrupa Birliği’nin gündemini yakalayabilmek için de fırsat olarak görülüyor. Çünkü Türkiye’nin bu konuda geçerli bir nedenleri de var.

Avrupa Konseyi’ne bağlı Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu (CEPEJ) tarafından Ekim ayında yayımlanan Avrupa Yargı Sistemleri raporuna göre, kamu bütçesinden yargı sistemine kişi başına en düşük pay tahsis eden ülkeler arasında yer alan Türkiye’de yargı sistemine kişi başına sadece 18,2 Euro harcamasına rağmen Türkiye, Avrupa yargı sisteminde mahkeme vergileri ve harçlarından elde edilen gelirlerde ön sıralarda yer alıyor.

Yine CEPEJ raporuna göre Avrupa’da 100 bin kişiye sadece 22 profesyonel hâkim düşerken bu rakam Türkiye’de 14. Türkiye hâkim, savcı ve avukat sayısı bakımından Avrupa ortalamasının alt sıralarında konumlanıyor.

Türkiye, savcı sayısında da Avrupa ortalamasının gerisinde. Avrupa Konseyi ülkelerinde 100 bin kişiye ortalama 12 savcı düşerken, Türkiye’de bu sayı 6’yı geçmiyor.

Dünya Adalet Projesi (JWP) tarafından ülkelerin hukuk sistemlerini değerlendirmek amacıyla hazırlanan Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nin 2017 verileri göre Türkiye, 113 ülke arasında 101’inci sırada.

JWP endeksine göre Türkiye, temel haklar kategorisinde 107, kamu düzeni ve güvenliğinde 106, hukuk mahkemeleri konusunda 94, hükümetin şeffaflığı kategorisinde 93 ve düzenleyici uygulamalar konusunda 84’üncü sırada yer aldı. Türkiye yolsuzluğun bulunmaması konusunda 54, cezai adalet konusunda ise 74’üncü sırada bulundu.

Yine bu yıl Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yargıçlığına gösterdiği adaylarla ilgili ciddi sorunlar da yaşamıştı. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Başkanlık Divanı, üç adaydan biri olan Prof. Selami Kuran’ın adaylığını geri çekmesi üzerine diğer iki adayla ilgili bir ön oylama yapmayarak AİHM Yargıç Seçimi Alt Komitesi de, AİHM’de görev süresi dolan yargıç Işıl Karakaş’ın yerine Türkiye tarafından belirlenen üç adayının da hepsi “yeteri kadar vasıflı” olmadıkları gerekçesiyle reddetmiş ve Türkiye’nin aday listesinin geri çevrilmesini AKPM’ye tavsiye etmişti.

Bunun üzerine AİHM Yargıç Seçimi Alt Komitesi üyesi Latvialı Sosyalist parlamenter Boris Cilevic tarafından hazırlanan rapor ve buna bağlı karar tasarısında, Türkiye’nin AİHM’e daha bağımsız, daha ehil adayların göndermesi konusunda bir dizi önerileri gündeme getirmişti.

Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan “Lahey Adalet Divanı“ olarak da adlandırılan Uluslararası Adalet Divanı’nı Başkanı Yargıç Abdulqawi Ahmed Yusuf, Somali vatandaşı olmasına rağmen Türkiye, hiç bir hakim ve savcısını uluslar arası bir kurumda yönetici olarak sokamamıştır.

Türkiye’nin uluslararası hukuk ve yargı platformlarında en büyük sorunu hâkim, savcı ve avukatlarının “meslektaş” olarak kabul edilip, itibar görmemesidir. Bunun nedenleri arasında Türkiye’de özellikle ticarete dökülmüş vakıf üniversiteleri başta olmak üzere hukuk fakültesi enflasyonu yaşanması, 10 – 15 kişilik hukuk klinik sınıflarda mukayeseli ve muhakemeli dersler yerine koca koca amfilerde 200 – 250 kişilik öğrencilere konferans şeklinde ezbere dayalı mevzuatçı hukuk dersleri verilerek avukat, hakim ve savcı yerine “Hukuk Teknisyeni” yetiştirmesi gösterilebilir.

Türkiye’nin yargı örgütünde ve hukuk sisteminde yaşadığı sorunlar daha da vahim, içler acısı….

Adalet Bakanlığı, yargı sisteminin daha hızlı ve etkin çalışması yönündeki önlemlerin ağırlık kazanacağı, yargıya güvenin artırılmasına dönük adımların toplumun tüm kesimleriyle diyalog halinde zaman içinde atılacağı taahhüdünde bulunuluyor ve belge güncellenirken bazı sivil toplum kuruluşlarının ve hukukçuların görüşlerinin alındığını söylüyor.

Ancak Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan Alman Deutsche Welle’ye verdiği röportajda belirttiği gibi o hukukçulardan biri değil. Röportajda “Bize görüş soran olmadı. Hakim, savcı sayısını çoğaltarak ya da yeni hukuk fakülteleri açarak Türkiye’de yargı süreçlerini hızlandırmak ve yargıya güveni sağlamak mümkün değil” diyen Sağkan, yargıdaki sıkıntıları en iyi bilen avukatlara görüş sorulmadan yargıda reform yapmanın mümkün olmadığı kanısında.

Bu kanıyı destekler nitelikte ve kendi içerisinde tezatlarla dolu açıklama da perşembe günü Ankara Hakimevi’nde yapılan “Yargı Reformu Stratejisi” Toplantısında Adalet Bakanı Sn. Abdülhamit Gül’den geldi.

Bakan Gül toplantı da “bilim insanlarımız ve saygın hukukçularımızın katılımıyla, yargı mensuplarımızın ve yargı kurumlarımızın en geniş ve en üst düzeyde temsilini sağlayan bu zemini çok önemsiyorum” dedi.

Yanlış okumadınız!

Bakan “yargı mensuplarımızın ve yargı kurumlarımızın en geniş ve en üst düzeyde temsili”nden bahsetti.

Yargı mensupları kim?

Literatürde ve uygulama da Hâkim, Savcı ve Avukat.

Yargı kurumlarının en geniş ve en üst düzeyde temsilcileri kim?

Hâkimler ve Başsavcıdan oluşan Adalet Komisyonu ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı, yani avukat.

Peki, kanunların uygulamasını ve tatbik edilmesini yargı mensupları yaparken, yargı hizmetlerini bin bir zorluklarla sunan adliyelerin yazı işleri müdürleri, zabit katipleri, memurları, mübaşirleri ve hizmetlerinden oluşan yargı çalışanları “Yargı Reformu Stratejisi” Toplantısında niye yok?

Bu ve bu gibi durumlar hoşnutsuzluk ve tatminsizlik yaratarak, Adalet Bakanlığı’nın yeni Yargı Reformu Stratejisi Belgesi’de gerçeklerden uzak ölü doğmasının bir işaretidir.

Nasıl mı? Size hukukun üstün olduğu Almanya üzerinden karşılaştırmalı örnekler vermek istiyorum.

Her şeyden önce Almanya’nın yargı örgütünde hakimler, savcılar ve avukatlar tüm mesailerini kendi sorumluluk konusu olan “Hukukun Uygulanması ve Adaletin Tahsisi” için harcamaktadırlar.

Almanya’da adliyelerin idaresi veya yargı hizmetlerinin sunumu tamamıyla yargı çalışanlarına bırakılmıştır. Adliyeleri yargı çalışanları yönetirken, yargı mensupları da hukukun tahsisiyle uğraşmaktadır. Bu yüzden Almanya’nın Federal Adalet ve Tüketiciliği Koruma Bakanlığı yargı reformlarının hazırlanmasında yargı çalışanlarının görüşlerini ve taleplerini önemsemektedir.

Almanya’da yargı çalışanlarının, yargı mensupları gibi meslek kanunu bulunmaktadır. Adliyelerdeki yazı işleri müdürleri, zabit katipleri, mübaşirler, memurlar ve hizmetliler görev tanımlarını ve yetkilerini yönetmeliklerden değil, yasalardan almaktadır.

Alman devleti hakimler ve savcıların birçok görevlerini noterlere ve yargı çalışanlarına devir etmişler.

Almanya’da şu an ki federal adalet bakanı Katarina Barley eski bir hakim ve hukuk doktoru. Eyalet bakanlarının tamamı hukuk profesörü. Benze şekilde başsavcılar hukuk doktoru, metropol şehirlerdeki başsavcılar hukuk profesörü. Hakimlerin ve savcıların tamamına yakını hukuk alanında doktorası bulunmakta.

Almanya’da bir hakimler veya savcılar ile yargı çalışanları arasında en fazla 1-2 maaş farkı bulunmakta ve yargı mensuplarının makam aracı, özel yemekhanesi, makam odaları, lojmanları olmayıp, kıtalar halinde servis araçları ile işten eve, evden işe gidip getirilen kendi dünyalarında yaşayan topluluklardan olmayıp tamamen personel ve halkla iç içe bir yaşam sürmektedirler.

Almanya’da hakim ve savcılar “insanların hayatları” üzerine sağlıklı ve doğru karar vermeleri, hiçbir kuşkuya yer vermemeleri için bakanlıkça zorunlu olarak her ay psikologa gitmektedirler.

Almanya’da avukatlık mesleğine girebilmek için iki aşamalı ciddi devlet sınavları yapılmakta, mesleğinde 20 – 25 yıl adli hizmet uzmanı olanların (hakim ve savcı yardımcıları) girebileceği bağımsız devlet sınavıyla 50 yaşında hakim ve savcı olabilmektedir.

Alman Adalet Bakanlığı eski hukuk metinlerini araştırarak ve hukuk tarihini yazarak akademisyenlerin hizmetine sunmakta, hukuk tarihçisi personellerini keşif edip uzman kadrolara yerleştirmektedir.

Almanya’da yargı bağımsızlığı bulunmakta ve hakimler ile savcılar görevlerini ifa ederken enselerinde hiç bir zaman yaz ve güz kararnamesi gibi sürgünün ve tayinin soğuk nefesini hissetmiyorlar.

Buna benze örnekleri çoğaltmak mümkün.

Aslında Türkiye’nin yargı reformuna ilk önce mantaliteden ve sistemin yapısından başlamalı. Yargı sunum normlarını hukukun üstün olduğu ülkelere ve ihtiyaçların gerçeklerine göre kodlanmadığı sürece hiç bir belge, diğer belgeler gibi başarılı olmayacaktır.

Belge hazırlanırken yargı çalışanları, sendikalar ve farklı ses ve renge sahip oldukları için kenarda köşede emekliliğine terk edilmek istenen hakim ve savcıların da, akademisyenlerin de görüşleri alınmalıydı.

Bu konuda adliye paneller, oturumlar yapılmalıydı. Bakanlığın formalite icabı sormak ve duymak istediği cevaplar üzerine hazırladığı anketleri, doğum günü pastası gibi yargı çalışanlarına sunmamalıydı. Her kesimden gönüllü katılımcılardan oluşan gerçek bir konsensüs saylanmalıydı.

Tabii ki Adalet Bakanlığı bünyesinde sınıf, kadro, derece ve unvana bakılmaksızın bu belgeye katkı sağlayacak mevcut tüm personelin liyakati ve ehliyetine de önem verilmeliydi.

Galiba; iyi bir şeylerin yolunda gittiğini görmek, gökyüzünde balık görmek gibi hale doğru gidiyoruz.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.