Olsa dükkan senin

Yok dostum yok, olsa verecektir. Bundan emin olabilirsiniz. İnsan vermeyi sever çünkü. Zengin gördüklerimizin ihtiyacı bizden daha fazla bile olabilir. Sorduğumuz bir soruya, ezbere bildikleri arasından bir cevap dökemiyorsa bilmiyordur. Veya bir teşekkür edebilmek için doygun olmak gerekir. Özür dilemek insanı alçaltmaz oysa. Yapabilirsin diyebilmek için her insanın içinde bulunan cevheri görmeli. Tabii ki en başta kendisinin yapabileceğine inanmalı.

Beklentilerimiz belki en doğal hissiyatlarımızdandır, bazen de zaaflarımızın göstergesi. Ama anlamsız, can yakıcı, ayaklarımıza dolanan gölgemiz…

Dost olarak gördüklerimizle herhangi bir heyecanımızı paylaşmamız olması gereken en doğal şey. Hatta sessiz kalmayı ihanet gibi algılarım ben. Bir şey keşfetmişimdir, ucuz bir ürün, bir kolaylık, her eve lazım bir alet, bir duygu enginliği veya, bir şeyleri yanlış yapma riskimi hissetmişimdir. Yerimde duramam, söylemesem olmaz, olamaz, dostluğun bir gereğidir bu. Heyecanım aynı ile mukabele bulamıyor çoğunlukla. Ne düşüneceğimi bilemiyorum o zaman. Dostluğu sorgularım, dostumu sorgularım, kendimi sorgularım, çözümsüz.

Herhangi bir karar aşamasında dost bildiklerimize danışırız son olarak. Duymak istediğimiz şey sadece, doğru demeleridir. Karar verilmiştir aslında. Bekleriz ki evet denilsin, ne kadar da güzel düşünüyorsun, en iyisini bilmişsin, etraflıca her şeyi hesaba katmışsın, yapabilirsin… Bazen kritik yapmasını bile kabullenebiliriz. Sadece başını sallaması ilgisizliğin göstergesi olabilir çünkü. Ya hayır derse, elimiz kolumuz kırılıverir, adım atacak halimiz kalmayabilir. Bekliyorsak eğer yaşarız bunu.

Sosyolojik bir realite olarak anlatılır. Bir hedefimiz var ise eğer, dostlarımız öncelikle yapamazsın, derler. Motivasyonumuz kırılmadı ise, devam ediyorsak, dalga geçmeye başlarlar. İdeallerimize sahip çıkabiliyorsak düşmanlık evresine geçerler. Başaracağımızın işaretleri görünmeye başladığında dost olurlar. Ben dediydim zaten, derler, çok akıllı bir insan, verimli çalışıyor, değerli birisi, hayallerine sahip çıkmasını biliyor, beklentisiz… Önemli midir?

Beklenti kavramı durağanlık ifade eder. Bekliyorsun, birileri bir şeyler desin de yapayım, yapabildiğim kadar. Veya hayallerinde kurduğun o toz pembe  dünya için atman gereken adımlar, bir ömür boyu anlatılan hikayeler, kovalanmadan kaçıp giden fırsatlar… Belki en kötüsü de havucun peşinden koşarken geçip giden hayatımız. Oysa her denediğimizi başarma şansımız olmayabilir evet ama denemeden bunu bilmemiz mümkün olamaz. Denemelerimizle nasıl yapılamayacağını öğreniriz, en sonunda da nasıl yapılabileceğini… Aslında doğru bir tavır ile doğru insanlara sorabilirsek, doğru cevapları alabiliriz beklemeden. Bilen, bizim gözümüzden tüm kriterleri masaya yatırıverir, değerlendiriverir, tecrübelerini aktarıverir, dinleyebildiğimizce.

Hz. Ebu Hanife’ye atfedilen bir söz vardır. “Sultanın sofrasına oturan alimin fetvasına itibar edilmez.”  Veya Tolstoy’dan bir yaşanmışlık anlatmıştı bir dostum. İşçi hakları derken devlette görev alır yazarımız. Söylemlerini unutuverir böylece, fark eder. Ve bir patron, tuttuğu futbol takımının maçını tüm çalışanlarının seyretmesini ister. Muhasebe yöneticisi işinin çok olduğunu söyleyerek izin ister, belki o takımı tutmaz, belki de seyretmeyi sevmez. Adını koyamadığım bir düşünce ile patron, zamanının parasını ben ödüyorum, bu maçı beraber seyredeceğiz, der. Sanki çöküşün bir işareti, adımları, özeti gibi geliyor bana…

Her hangi bir problem ile karşılaştığımda veya bir şeyleri çözmek istediğimde dostlarımın listesini yaparım hemen, ararım, sorarım, fikir alırım. Çok faydalı bir şeydir bu, yapılmalı da, kimin, hangi konuda, ne kadar, neden yardım etmek isteyebileceğini bilemeyiz çünkü. Ama beklentisiz olmalı. Çünkü karşılıksız kalmak acıtıyor.

„Şayet size selâm verilirse, siz de ondan daha güzel bir tarzda selâmı alın, en azından verilen selâmın misli ile karşılık verin! Şüphesiz ki Allah, her şeyin hesabını hakkıyla arar.“ (Nisa 86)

Beklentisiz olmak değil beklentilere el verebilmektir marifet, beklentilerden kurtulmadan olmuyor ama. Eğer bilsek ki o müşkül durumda olan insana dokunuşumuz nasıl bir can oluyor, heyecan oluyor, sanki yeniden doğuş oluyor, bilseydik selam diyenlere nasılsın diye sorardık…

 “Size ne hissettirdiğimi bilmek isterdim”                                                      [email protected]

- Reklam -
Önceki İçerikAlmanya’da yaşayan Türkler, sokakta yaşayanlara yardım eli uzattı
Sonraki İçerikMehmet isminin anlamı ve karakteristik özellikleri

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

5 × three =