Uyum politikaları iflas mi etti?

Mülteci krizi, Brexit, Savunma Politikaları vs. derken Avrupa’nın gündemi son yıllarda epeyce yoğun. Almanya ise bu son derece hassas mevzularda başat rol oynamaya devam ediyor.

Mülteci krizinde de yükü büyük oranda omuzlamıştı. Bu tavrı özellikle insani açıdan uluslararası arenada büyük takdir topladı elbette, ama ülkenin iç politikası açısından bazı kırılmalara da sebep oldu.

Dil, din, kültür vs. pek çok açıdan farklı, bir milyona yakın insanın, bütün yönleri ile oturmuş sosyo-ekonomik bir sisteme bu kadar kısa sürede entegre olması tabi ki beklenemezdi.

Ama her kriz kendi içinde fırsatı da taşır. Bu yüzden başta hükümet ve devlet kurumları olmak üzere sivil toplum ve insanları ile Almanya bu konuda elini taşın altına koymaktan çekinmedi ve önüne çıkan bu tarihi fırsatı da pek çok açıdan yakalamış oldu.

Elbette ki bu tutumun bir bedeli de olacaktı. Hatta o kadar ağır bir bedel ki, dünyanın zor zamanlar geçirdiği hassas bir dönemde 10 yılı aşkın süredir idareyi başarı ile sürdüren Merkel’in siyasi kariyerini bitirdi. Oysa, hastalık belli idi ve acı da olsa ilaç yutuldu, ta ki bir sanayi ve göç ülkesi olan Almanya’nın uzun zamandır en büyük sorunlardan birisi olan genç iş gücü sorunu uzun vadede çözülmüş oldu.

Fakat bu durum, gerek savaş sonrası Avrupası nesillerinde korku ve şüphecilik kaynaklı post-travmatik obsesif tavırları, gerekse başka kültürler, özellikle dünyanın geri kalan 2.-3. Dünya dediğimiz gelişmekte olan veya gelişmemiş kısımlarına karşı, şabloncu, post-kolonyal, suvaran ve dışlayıcı tutumlar sebebi ile ırkçı-aşırı sağcılığın yükselişine de sebep oldu.

Yaşlanmış bir toplum olma ve dünya ile rekabette beyin göçüne ihtiyaç duyma realitesinin farkında olmayan bu gruplar, aslında 50 li yıllara dayanan bu göç ve uyum politikalarının, bugün yaşanan şekli ile de topluma yapılmış muazzam bir gençlik aşısı olduğunu kabullenmekte zorlanıyorlar.

Bu husustaki eleştirilerini her fırsatta gündeme getiren bu gruplar yine fırsatı kaçırmayıp “Uyum politikaları iflas etmiştir” iddiasını yeniden gündeme taşımayı başardılar.

Hatta bu kez, tartışmaya sadece bahsi gecen aşırı sağcılar değil, konunun objesi olan, bir nevi entegre edilmeye çalışılan “diğerleri”nin temsilcileri de aktif katılıyorlar ve eski toptancı -korumacı tavrın aksine, daha cesurca özeleştiri yapıp uyum politikalarından başarısız taraflarından da bahsedebiliyorlar.

Mevzunun soğukkanlılıkla tartışılabilmesini ve Almanya’nın geleceği adına en doğru adımların atılmasını gönülden temenni edenlerdenim. Bu yönü ile de bilimin, bilimsel verilerin belirleyici rol oynadığı çoğulcu bir toplumda, sosyoloji ilminin bulgularını çok önemsiyorum.

Ama, söz konusu toplum kesiminin, yani özellikle de uyumsuzlukla, gettolaşma ile gündeme getirilen Müslüman kesimin de bu hususta iyi niyetli idarecilere ve kurumlara yeterince yardımcı olmadıkları kanaatindeyim. Özellikle bu tür sosyolojik, sosyo-psikolojik, sosyo-ekonomik açıdan dinamik süreçlerde sadece edilgen veya obje olmaktan çıkıp, etken olmaları, beraber hareket etmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin süreçte yeni gelen çoğunluğu Suriye kökenli mültecilerin kendilerine tanınan, dil öğrenme, hayat kurma, ailelerini birleştirme gibi fırsatları çok iyi kullanıp daha önceki yapılan hataları tekrar etmemeleri gerekiyor. Unutmamalılar ki, ilk gelen Türk işçileri bu kadar geniş fırsatlara sahip değillerdi.

Sahada aktif çalışan birisi olarak gözlemim o ki, maalesef bu yeni nesil mülteci/göçmenler de eskilerden olumsuz yönde etkileniyorlar ve Almanya’nın bu cömertliğine ve bütün iyi niyetliliğine rağmen beklenilen işbirliğini yap(a)mıyorlar.

Her ne kadar olumlu örnekler çok ise de olumsuz örneklerin ve sui-istimallerin haddi hesabı yok. Aslında bir çoğu, işin kurnazlık tarafına kaçıp, devletin imkânlarından mümkün olduğunca çok (ve maalesef hâksiz yere) nemalanmak için sarf ettiği enerjiyi, doğru ve olması gereken yollardan ilerlemek için harcasa iş çözülecek, ama maalesef bu tür bir tutum başta onlara kendi kariyerini kaybetme pahasına da olsa destek olan ‘Mama Merkel’e karşı bir vefasızlık oldu.

Peki, “Nedir bu işbirliği”, “Nasıl olmalı” derseniz; bu bir süreç ve iyi niyet temelli olmalı. Sonrasında ise dil öğrenme süreci geliyor ki entegrasyonun temeli denebilir. Akabinde ise iyi bir iş bulup, ailesini buraya getirme, varsa çocuklarının eğitimini sağlama vs. ile devam ediyor. Yani bir dönem Türk göçmen işçilerin  düştüğü ‘bir an önce geriye döneceğiz’ hatasına düşmemeleri gerek.

Yoksa her şey geçici görülüp, yatırımlar da yaşanılan ülkeye değil de gelinen ülkeye yapılırsa maalesef her iki taraf da kaybedilmiş olacak. Bu ise uyumun önündeki en büyük engellerden birisi. Kahve köşelerinde, “40 yıldır buradayım, iki kelime almanca öğrenmedim, hiç çalışmadan sürekli Jobcenter’den maaş aldım” diye böbürlenmek, ama bir kaç cümle sonra da “memlekette 5 daire yaptım” diye de eklemek ne kadar insani, ahlaki ve İslamidir? Diye sormak lazım.

Hem böyle yaparak, bize kucak açan, yardım etmiş , ekmeğini paylaşmış insanlara ve onların çözüm olarak sunduğu uyum politikalarına yardımcı olmamış, bu politikaların olumlu yönde değiştirilmesine katkıda bulunmamış oluruz, hele bir de Almanya harici gündemleri burada bizi birinci derece ilgilendiren gündemlerin önüne geçirirsek maalesef bu toplumun realitesinden de uzak kalmış oluruz, sonuçta da elimizdeki imkânları da kaybetme riski ile karşı karşıya gelme durumu var.

Bununla birlikte elbette Alman toplumunun ve devletinin de hataları yok değil ve onların da belli klişe yaklaşımlarını değiştirme vakti geldi de geçiyor. Maddi olarak kucakladığı bir çoğu mağdur bu insanları, manevi, duygusal ve içsel olarak da kucaklamak zorunda.

Zira demokrasinin anavatanı sayılan bu ülkelere, demokratik hak ve özgürlüklere her ne olursa olsun sonuna kadar sahip çıkmak, onlardan taviz verememek yakışır.

Ama daha burada doğmuş büyümüş, bir nevi kendi çocukları sayılan 3.-4. kuşak göçmen çocuklarını bile nasıl isimlendireceğini, nasıl kategorize ede(meye)ceğini bilemeyen bir anlayış, yenilerini bu konuda nasıl ikna edebilecektir ki?

Sırf rengi, dili, kıyafeti ve tavırları yüzünden birileri bu toplumda hala kendini ikinci sınıf hissediyorsa, uyum politikalarının her iki taraf açısından da, yeniden ele alınması gerekmez mi? Bu konuda daha kötü seviyedeki ülkelerin bize, yani Almanya’ya örnek olamayacağı kesin.

Öyle ki, baştan beri Almanya’nın, dünyanın neresinde olursa olsun her hangi bir hadise karşısında takındığı demokratik tavır ve duruş, bir dönemin Prusya’sından miras aldığı uzlaşmacı, hoşgörü ve tolerans merkezli anlayış ile de örtüşmektedir.

Almanya’nın ne pahasına olursa izlediği bu müspet politikayı bazıları aptallık olarak görse de, birileri bunu kendi kendisini bitirmek olarak algılasa da, Almanya bunun semeresini kısa ve uzun vadede görecektir ve tarih de elbette hayırla yad edecektir.

Bir sonraki yazımızda uyum surecini geliştirme, iyileştirme adına neler yapılması gerektiği konusuna devam edelim.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.