Hüzün senesi ve bitmeyen hüzünler

Vahyin 8. Senesi. Kalın bir örtü gibi Müslümanların üstünü kaplayan zulüm bulutları onlara adeta nefes dahi aldırmamaktadır. Evlere işaretler vurulur, sırf yeni dine olan inançlarından ötürü.

Bütün bir mahalle tecrit altındadır, alışveriş yasak, gidip gelmek yasak, kız almak vermek yasak. Su bile yoktur artık onlara. Çocuklar telef olur, hamileler mağdur. Zira ebe de doktor da yoktur insanlık namına oraya gidecek.
Zulme maruz kalanlar onurlu bir ezilmeyi göze almışlardır oysa. İnandıkları peygamberleri, kendilerine vaat edilen bir ahiret, her şeyden önemlisi de içinde büyüdükleri toplumun ne kadar cahiliye bataklığına batıp insanlıktan çıktığını görebilen gözleri vardır. Budur zaten onları güçlü kılan. Önce helvadan put yapıp acıkınca yediklerini hatırlar gülerler, sonra kendi canlarından bir parça olan kız çocuklarını sırf itibar meselesi için göz göre diri diri toprağa verdiklerini hatırlar ve ağlarlar.

Zalimlerin vicdanları ise tefessüh etmiştir artık. Tecrit ettikleri mahalleden feryatlar yükseldikçe sadizmin doruklarında büyük bir haz duyarlar vahşi hayvanlara rahmet okutacak şekilde. Yüce Kuran’da anlatılan “summun, bukmun, umyun” (Bakara, 18) budur herhalde. Kulaklarına inme inmiş, gözleri kör olmuştur dilleri de lal. Elbette içlerinde vicdanları tamamen çürümemiş insanlar da vardır. Fakat onlar da bütün bu olanlardan rahatsız olsalar bile zalim ve despot güç sahiplerine itiraz edecek ne cüretleri ne de yürekleri kalmıştır.
İnananlar imanın izzetinin farkındadırlar. Zalimin önünde eğilmenin onun hiddet, şiddet ve zulmünü artırmaktan başka bir işe yaramayacağının da. Her ne kadar yer yer Peygamber efendimize gelip “Allah’ın yardımı ne zaman” deseler de sabrı bizzat açlıktan karnına taş bağlayan Peygamberinden gördükleri için moral olarak dirençlidirler ama. “Sizden önceki iman etmiş kavimlerin çektiklerini çekmeden gerçekten imanı elde etmiş olacağınızı mı sanıyorsunuz” uyarısından sonra tekrar sabır ile beklemeye devam ederler. Zira gece artık koyulaşmaya başladığı yerde aydınlığa gebedir.

Baskılar arttıkça artar, ama murad-ı ilahi henüz tam gerçekleşmemiştir. Müminler belli bir kıvama ulaşmadan da bitmeyecektir. Genel durumun yanında bizzat Nebi (sav) kendisi de sağdan ve soldan tutunup o güne kadar birlikte yürüdüğü iki yakın akrabası, önce onu müşriklere karşı muhafaza eden amcası Ebu Talip, üç gün sonra da ilk göz ağrısı, zor zamanlarında destekçisi, vahyin ilk inananı olan eşi Hz. Hatice’yi 65 yaşında kaybeder.

Hüzün katlandıkça katlanmıştı artık. Fakat insanlık tarihine kara bir dönem olarak geçen Boykot dönemi daha fazla devam ettirilemezdi. Boykot beyannamesini bizzat vicdanları tam körelmemiş bazı Mekkelilerce yırtılıp atılır. Baskı ve zulüm istenen sonucu vermemiştir. Bu da müşriklerin kin ve nefretini dindirmemiştir. Hele ki Ebu Talip ölümünden önce Kureyş’in ileri gelenlerini çağırıp Hz. Muhammed’i korumaları için söz almıştı ki artık müşriklerin tamamen gözleri dönmüştü.

Boykot kalkmıştı kalkmasına ama tebliğ ile vazifeli yüce ruh boykotun getirdiği kasveti üzerinden atmak ve artık ümidini kestiği Mekkeliler dışında insanlara ulaşmak için bir umut deyip Taif’e gitti. Fakat hınçla dolu müşrikler burada O’nu ayak takımına taşlatacak kadar ileri gittiler. Orada Abd-i Yaleyl’in oğulları ile karşılaşmıştı. Kendilerine İslam’ı tebliğ edince onunla alay ettiler. “Eğer sen peygambersen ben de Kâbe’nin örtüsünü çalarım” gibi sözler söylediler ki bu Araplara göre ağır hakaretti. Herhangi bir karşılık vermeden oradan ayrıldı. Çok üzülmüştü. Üstelik çocuklara da taşlatmışlar, deli muamelesi yapmışlardı. Hatta daha sonra Hz. Ayşe validemiz ona “Uhut’tan daha şiddetli ve zor bir gün gördün mü?” dediğinde bu günü anlatmıştı. Hüzün artık zirveye ulaşınca Cebrail (as.) gelmiş ve ona “istersen bu kavmi helak edeyim” demişti. Ama o rahmet Peygamberi idi. Oradan çıkacak nesiller hürmetine onları affetti.

Sonrasında ise artık Müslümanlar daha fazla dayanamayınca peyderpey hicret izni çıkmaya başladı. Bir grup Habeşistan’a, diğerleri Medine’ye gittiler. Artık çok sevdikleri Mekke’yi ve atalarının topraklarını inançlarından dolayı gördükleri zulümler yüzünden terk etmek durumunda kalmışlardı. Bunun acısı ve hüznü hiçbir şey ile kıyaslanamazdı. “canı, cananı bütün varımı alsın da Huda, etmesin beni tek vatanımdan dünyada cüda” diyen Mehmet Akif onların bu ıstırabını duymuş da mı demişti bilinmez ama vatandan ayrı kalma, gurbete çıkma da elbette bir bedeldi ve ilk müminler bunu da ödemiş oldular. Ama onlar inanıyorlardı ki bir gün tekrar geri döneceklerdi.

Gecenin ve zulmün en karanlık olduğu nokta sabaha ve aydınlığa en yakın olduğu nokta olması hasebiyle artık kara bulutlar yavaş yavaş dağılacaktı. İlk olarak peygamberimiz belki de çekilen eziyetlerden bir nebze olsun nefes alması veya mükâfat için Mirac’a çıkarıldı ki bu başlı başına bir müjde ve huzura kabul idi. Hüzün meyvesini vermişti. Hicret edilecek ana kadar da bu nisbi rahatlık üzere kalındı. Ama müşrikler elbette vazgeçmemişlerdi davalarından, bu yüzden ne zaman ki onun canına kıymaya karar verdiler hicret onun için artık yeni bir dünyaya açılan fethin de kapısı oldu.

O (sav)’nun arkadaşları ve daha sonra gelecekler dediği kardeşleri de elbette ümmet olmanın şiarı olarak pek çok devirde hüzün yaşadılar. Hüzün seneleri hep oldu. Bundan sonra da dönem dönem olmaya devam edecektir. Boykot dönemini bizzat yaşamış bir Peygamberin ümmetine düşen de herhalde onun yolundan aynı ölçüde gitmek ve sabretmek olsa gerektir.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

fifteen + 12 =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.