Dünyanın bizdeki yeri, bizim dünyadaki yerimiz

Yeni yılda söylenesi yeni şeyleri iki nokta etrafında sorgulamak yerinde olur:
İlki dünyanın ve ona ait şeylerin bizdeki yeri ve değeri, bizim eşya ile olan ilişki ve irtibatımmızın boyutu ve ölçüsü. İkincisi ise bizim dünyadaki yerimiz; iki kapılı bir han denilen bu dünyadan geçip gittikten sonra orada bıraktığım iz veya eserler.

Dünya’nın bizdeki yeri veya bizim eşya ile olan ilişkimiz Allah, Alem ve İnsan tasavvurumuzun bir yansımasıdır denebilir. Zira bu üç unsur arasındaki kuracağımız denge bizim bu dünyaya ve üstündekilere vereceğimiz değerin ne olması gerektiğini belirleyecektir. Eşyaya vereceğimiz değer insanı tanımamız, onu tanımamız da Yüce Yaratıcı’yı tanımamızla alakalıdır.

O halde ilk olarak nasıl bir Allah inancına sahibiz sorusu gündeme gelir. Zira İslam dininde bütün iman esasları bu inanç üzerine inşa edilmiştir. Allah (cc)’nın var ve bir olması, O’nun herşeyin sahibi ve yaratıcısı olması ve herşeyin O (cc) ol deyince olması esastır. Tanınıp bilinmek için, isim ve sıfatlarının Celal ve Cemal tecellilerinin yansımalarını sergilediği dünya ve üstündekileri yaratmıştır. Bu muhteşem kainat meşherinin değer kazanması için de küçük bir alem de diyeceğimiz varlığın en şereflisi olan İnsanı yaratmıştır. Melekleri geride bırakacak muhteşemliği ama aynı zamanda hayvanlardan aşığa seviyeye itebilecek zaafları ile İnsan bütün bu varlığa temsilci olarak atanmıştır.
Bu emanetini üzerine alışını Kuran-ı Kerim şöyle dile getirir: ”Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab.72)

Kuran insanı bütün yönleri ile alır ve zaaflarını da sıralar. Fakat insan taşıdığı kıymet itibari ile şerefli ve kutsaldır. Bu şerefli varlık Allah’ın onlar için içlerinden seçtiği Peygamberler vasıtası ile yaratılışın maksadını öğrenmiş ve kutsal kitaplar aracılığı ile hedefini belirleyebilmiştir. Kuran’ın da sürekli emrettiği üzere düşünüp akıl etme ve sistemli bir tefekkürü elden bırakmamıştır.

Dünyanın bizim nazarımızdaki yeri sorusu bu tefekkürün en önemli konusudur. Gerçi dünyevileşmenin konuşulduğu bir durumda, hele hele de materyalist bir felsefenin hakim olduğu Avrupa ülkelerinde “Dünya” kavramını nasıl ele alındığını da ayrıca tartışmak gerekir. Zira Dünya kelimesinin anlamında birleşmek oldukça zor görünmektedir. Her ferdin ve her toplumun ayrı bir dünya algısı göze çarpmaktadır.
Müslümanların pek çoğunun nazarında dünya hep hor görülmüş ve kötülenmiştir. Örneğin Erzurumlu İbrahim Hakkı ve diğer Ehlullah dünyayı ve onun hallerini rüya ve gölgeye benzetmişlerdir. Geçici olduğunu, insanları aldatıcı ve onlara zararlı olduğunu, dünyayı terkin büyük bir saadettir getireceğini, dünyaya rağbet etmenin ise Allah cc’nın gazabını gerektirdiğni ifade etmişlerdir. Dünya’nın geçiciliği ve değişkenliğine vurgu yapmışlardır. Dünyanın lezzetini terk edenlerin cenneti bulacağı ifade edilmiştir.

Otuz İkinci Söz’de ona sorulan: “Hadislerde dünya lanetlenmiş ve bütün veliler ve ehl-i hakikat da dünyayı tahkir ediyorlar; fenadır, pistir diyorlar. Fakat sen onu bütün kemalat-ı İlahiyeye medar ve hüccet olarak gösteriyorsun ve aşıkane ondan bahsediyorsun. Bunun hikmeti nedir?” sorusuna orjinal bir yorum getirerek dünya ve üstündekilerin gerçek mahiyet ve amacını özetlemiştir:

Dünyanın üç yüzü var: ”Birinci yüzü, Cenab-ı Hakk’ın esmasına bakar; onların nakışlarını gösterir, mana-i harfiyle, onlara aynalık eder. Bu yüzü gayet güzeldir, nefrete değil aşka layıktır. İkinci yüzü, ahirete bakar; ahiretin tarlasıdır, Cennetin mezrasıdır, rahmetin mezheresidir. Bu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir; tahkire değil, muhabbete layıktır. Üçüncü yüzü, insanın hevesatına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın oyun ve hevesatına hitap eden yüzdür. Bu yüz çirkindir. Çünkü fanidir, zaildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste varid olan tahkir ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir.”

Bu çerçevede insan orta yolu bulma ve dünyaya hakettiği ölçüde değer vermek zorundadır. Bir hadiste: “Dünyada garip gibi yaşa. Veya bir yolcu gibi ol. Kendini (ölmeden önce) kabir ehlinden say!” buyurulmuştur.

İnsan, zaten bu dünyada gariptir. Mevlânâ’nın ifadesiyle; insan, kamıştan koparılmış bir ney gibidir. Gerçek sahibinden uzaklaştığından dolayı da hep inlemektedir. Onun bu iniltisi, bütün bir hayat boyu devam eder.
İnsan bir yolcudur. Ruhlar âleminden başlayan yolculuğu, anne karnına, dünyaya, çocukluk dönemine, gençlik çağına, yaşlılık hengamına, kabir ve derken cennet veya cehenneme kadar devam eden bir yolculuktur. Ama acaba insan, bu yolculuğunun ne derece farkındadır? Eğer o, daima kendini bir yolcu gibi görse, yürüyüşünü zorlaştırmaktan başka bir işe yaramayacak olan dünyanın çeşitli güzelliklerine takılıp sendelemeden yürüyüp gidecektir.
Özellikle Karun ile alakalı ayetlerde Allah (cc), bu dünyanın zinet ve debdebesine alaka gösteren insanların yanıldıklarını, dünya malının fâni ve zâil olduğunu, malı O verdiği gibi, istediği zaman alabileceğini de ihtar etmektedir.
Ama diğer bir yandan Kasas suresi 77. ayette ise “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste, ama dünyadan da nasibini unutma…” buyurulmuştur.

Bu ayet-i kerime öteden beri çokları tarafından sürekli dünyayı taleb etme şeklinde anlaşılmıştır. Halbuki siyak ve sibak münasebeti içinde ele alındığında ortaya şöyle bir mana çıkacaktır: “Allah’ın sana verdiği herşeyle ahiretin arkasında ol, onu yakın takibe al.”

Allah’ın insana ihsan ettiği akıl, kalb, his, şuur, idrak, sıhhat, mal-menal, çoluk-çocuk vs. verdiği şeylerle ahiret yurdunu talep et, denmektedir. Ardından “dünyadan da nasibini unutma.” diyerek meseleyi dengelemektedir.

Yarınlar sürekli takibe alınacak, dünyaya ait şeyler de katiyen unutulmayacaktır. Değişik bir açıdan şöyle de yaklaşılabilir: Dünyaya, dünyanın kıymeti kadar, ahirete de ahiretin değeri kadar talib olun. Aslında Nebiler Serveri’nin mutlak manada zenginliği, mal-mülk-menal edinmeyi zemmeden herhangi bir beyanını görmek mümkün değildir. Sadece Dünya bizim kalbimize girmemeli, bizi sarhoş etmemeli, bakışımızı bulandırmamalı ve katiyyen bize ahireti unutturmamalı.
Bu bağlamda dünya hakkında bir başka değerlendirmesi daha vardır; bu dünya kalben terkedilmeli, kesben değil. Meseleye bu açıdan yaklaşacak olursak, bizim bu dünya ile hiçbir kavgamız yoktur ve olamaz da. İnsan dünyayı bu espri içinde anlayabilirse, tam bir ehl-i dünya gibi çalışıp kazanabilir ve bir Karun gibi zengin olabilir. Ama böyle biri gerektiğinde elinde-avucunda ne varsa, hepsini Rabbisinin rızası istikametinde infak edebilmelidir.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

two × 1 =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.