Dervişin ekmeği ile Ayasofya aynı mı?

Eski zamanlarda Dervişin birisi koynuna bir ekmek koymuş elini de sıkıca üstüne bastırmış yolda gidiyormuş. Derken yol üzerinde oturmuş muhabbet eden bir grup insanla karşılaşmış. Dervişin ürkek durumu haliyle bu meraklı ‘boş taifenin’ dikkatini çekmiş. Durdurup, koynunda ne var diye sual etmişler.

Derviş söylememiş tabi ki, ama merakları iyice artan kalabalık ısrar etmiş öğrenmek için. Bizim gariban derviş de inat etmiş söylememeye.Haliyle eğlence çıkmış kuru kalabalığa, biraz da can sıkıntısından olsa gerek, zorla yere yatırmışlar dervişi. Epey bir uğraştan sonra muvaffak olmuşlar koynunda ne olduğunu görmeye. ”Sadece sıradan bir somun ekmek.”

Tabi bir yandan şaşkın bir yandan kızgın demişler, “bre derviş! niçin hemen söylemedin de bizi bunca vakit uğraştırdın?”

Derviş büyük bir sükunet ile: “Hemen söylesem benimle bu kadar alakadar olmazdınız. İşin aslı ilgi alakanız hoşuma gitti” demiş.

Peki, kıssadan hisse nedir burada?

Derviş misali her beşer, fıtraten, umum insanların teveccühünü kazanmak ve meşhur olmak ister. Hatta çocuklar bile sürekli dikkati kendi üzerine çekmek için türlü haylazlıklar yaparlar. Yine dikkat edersen bu durum varlıklı, zengin, ilim ve mertebe açısından biraz daha sivrilmiş insanlarda daha çoktur. Hiç ihtiyaçları yokken sırf nefsin bu teveccüh-ü nas, şöhret, pohpohlanmak, alkışlanmak gibi isteklerine öncelik verir, hatta elinde neyi var neyi yoksa bu yolda harcar. Hele siyaset, spor ve sanat gibi popüler meslekler var ki, bunlar adeta, sırf şöhret ile ve insanların onlara yönelmesi ile beslenirler. Bunun için her şeylerini feda eder, türlü şaklabanlıklar yapmaktan çekinmezler. Bu durum, toplum adına en önemli kararları alma merciinde olan ve bunu sistem olarak da kendi iki dudağı arasından çıkacak bir çift kelimeye bağlamış, adeta tekel haline gelmiş birisi için ise olmazsa olmaz bir haldir.

Kendini bu hususta eleştirebilecek bir beşer, devlet mekanizması veya kurumu da kalmadığı, muhalefet yapabilecek bir hizip veya grup da olmadığı için, hatta bunu duyuracak medya, sorgulayacak düşünürler, yargılayacak da hukuk kalmadığı için artık her şey o muktedirin varsa Allah korkusu, o da yoksa azıcık vicdanına kalmıştır.

Bir aşamadan sonra sadece görüntüden ibaret olan seçimden de korkmaz artık. Ama onu korkutan tek ve en önemli şey ister tabiatın bir gereği olan ölüm tarzı bir ayrılık, ister başka görünür görünmez sebeplerden olsun, insanların ona olan teveccühünün bir an olsun kaybolmuş olmasıdır. Bu yüzden ne yapar eder, her ne pahasına olursa olsun gündemde kalmayı başarır, herşeyi kitabına uydurur, halkı da elindeki imkanlarla buna ikna eder. İkna olmayanı da susturur yok eder.

Elhasılı, onu yaşatacak olan halkın teveccühüdür. Bu da basit bir ifade ile reklam, icraat veya yapay gündemler ile sürekli manşette kalmaktan geçer. Bu noktada halk da, kutsallar da, insan hakları da, devletin bekası da sadece birer enstrümandır. Yeri gelince onun arzuları için kullanılıp atılırlar.

Son Ayasofya hadisesi de böyle işte. Sadece ülkede değil dünya da herkes bir müddet bunları konuşuyor olacak. Birileri sevinecek, birileri kızacak. Ama iyi veya kötü kimin umrunda. Mesele ne kadar sansasyonel ise o kadar iyi onun için. Neticede, önemli olan onun isminin anılması ve uzun süre anılmak.

Hani bir meşhur şarkı var ya gençlerin dinlediği; “Sus olur pus olur bi’ seni konuşurum bi’ seni konuşurum, bi’ seni konuşurum, Hep seni konuşurum”

Gerisi boş laf. Ha bir de, hayırla anılmak diye bir şey, bir hedef söz konusu mu? Bence hayır.

O nokta çoktan aşıldı ve tarih hükmünü çoktan verdi bile.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

seven − four =