Depremin hatırlattıkları

Aradan neredeyse 20 yıl geçti. Bir çeyrek asır. 99 depremi olduğunda Konya’da Üniversite öğrencisi idim. Artçı sarsıntısını az da olsa, ta oralarda hissetmiş biri olarak merkez üssünde neler yaşandığını tahmin etmek hiç de zor değildi.

Tabi ki ilk iş oralarda yaşayan yakın dostları arayıp sormak oldu. Yerleri binaları paramparça eden bu ilahi el, pek çok insanı da birbirinden ayırmıştı.
Kader sözcüğü, sevip değer verdiklerimizden ayrılmamızı belli ölçüde teselli etmeye yetiyordu belki ama, daha bu tür musibetler gelmeden hazırlıklarını yeterince yapmamış, tedbir almamış olmak, nasıl yanlış bir kader yorumuna sahip olduğumuzu da bariz gösteriyordu.

Evet, devesini sağlam ipe bağlayıp sonra dua etmek, tevekkül etmek varken, biz çürük malzemeden evler, fay-dere hattında yerleşkeler kurarak, bile-isteye lades demiş ve kaderimizi çoktan belirlemiştik bile. Olabildiği kadar iradeyi hiçe sayıp, sonra kadere küfretmek, Allah’a isyan etmek de tam bir cehalet örneği idi.

Madalyonun diğer yüzünde ise hayatın tek düzeliği içinde Kainattaki muhteşem döngüyü göremeyen ve ilahi kudreti unutan, o ölçüde de serkeşleşen insan evladının durumu vardı. Bu apaçık ilahi kudret tezahürü karşısında secdeye kapılmıştı elbette.

O gece belki de dünyada hiç edilmediği kadar çok ibadet ve dua edildi. Bir çok insan hakikate tanıklık edip ilim iman ve irfanda mertebe atladı. Pek çok mağdur bir gecede evliya makamına ulaşmıştı bile. Ölenler zaten musibetle öldükleri için ahirette bunun karşılığı olan masumiyet ödülünü
alacaklardı. Kalanlar arasında da bunu görmek mümkündü. Konuştuğum, depremi yaşamış pek çok arkadaş çok büyük şok ve etki altında idiler.

Örneğin, ibadetlerini hep yarım yamalak yapan çok yakın arkadaşım artık hep vaktinde eksiksiz ve büyük bir samimiyetle yapar olmuştu. Musibetin böyle bir tesiri de vardı. Asıl diğer geride kalanlar için ise ayrı bir imtihan vesilesi oldu. Sosyal sorumluluk imtihanı.

Bir gecede malını mülkünü kaybeden insanlara yardım etmek, ”Kimse yok mu?” çağrısına kulak vermek gerekiyordu. Enkaz altında kalanlara ulaşmak için yeterince ekip ve donanımın olmaması, önceden tedbirini almamış olmamız ayrı bir ayıbımızdı. Zira böyle bir krizi yönetmek de, çok kritik ve tehlikeli bir deprem hattında yaşayan insanlar için hayati önem taşıyordu. Ama maalesef böyle bir refleksimiz yoktu.

Tabi ki bu hususta da sınıfta kaldık. Sorumluluk almaktan kaçıp her musibetten sıyrılma ustası bizler, ”giden gitti, kalan sağlar bizimdir” diyerekten itinayla öz eleştiriden kaçıp konforumuzu bozmadık. Nitekim ”ateş düştüğü yakar” çarpık anlayışı bizi sosyal sorumluluklardan azat eden ilaç gibi yetişti.
Olayda en büyük sorumluluk sahibi ihmalkar devletin imkanları da kısıtlı idi. Kalanlara yardımda gecikildi, sonrasında da pek çok kayıplar, acılar yaşandı.

Elbette sivil toplum da çok hazırlıklı değildi. Yakın bir dönemde Erzincan’da benzerini yaşamış olsa da toplumun depremle yaşama kültürü gelişmemişti. İş değil laf yapmayı seven bizler, birden bire 7 den 70 e deprem uzmanı kesildik.
Sokakta kalan insanların yardımına koşanlar da vardı elbette. Biz de bir grup insan İç Anadolu’dan yola çıkıp yardıma gitmiştik Sakarya ve Düzce’ye.
Faciayı yerinde yaşamasam da neticelerini ve büyüklüğünü bütün boyutları ile görmüştüm.

Aradan onca zaman geçse de aklıma geldikçe, o altı üstüne gelmiş yollar ve evleri hatırladıkça hala ürperiyorum. Fakat bugün aradan geçen onca zamana ve bu kadar acı tecrübeye rağmen tekrar böyle bir musibete ne kadar hazırlıklı olduğumuz hala muamma.

Tek başına deprem kanunu işi çözmüş değil. İş yine doymak bilmez müteahhitlerin, belediyelerin vicdanına kalmış gibi. Unutkanlık milli spor haline gelmiş halkımızın ise özellikle yeni neslin bu konuda ne kadar bilinç kazandığını hiç sormayalım.

Allah tekrar benzer acılar yaşatmasın. Canını kaybedenlere de rahmet eylesin. Geride kalan acılı yüreklere ferahlık versin.

- Reklam -

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

14 + 7 =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.