Davud (as) olmak

Davut (as) olmak cesur olmaktır, yoksa zordur hem maddenin hem de mananın emiri olmak.
Seçilmiş olmak da zordur, kardeşleri ona tıpkı büyük dedesi Yusuf’a (as) yaşattıkları gibi adeta dünyayı sürgün etmişken üstelik. Hani, kendileri gibi boylu poslu değil diye dışlamıştı kardeşleri onu ya. Güya mesleklerin en düşüğü olan çobanlığı layık görmüşlerdi. Oysa hayvanlara çoban olmadan, onların dilini anlamadan, onları sevmeden insanlara çoban olmak mümkün müydü? O, öyle merhametli idi ki, eziyet etmemek için tek tek eliyle atlatırdı onları boğazdan, onlara kötülük edenlere de hiç acımazdı. Zira yaratılmışa merhamet etmeyene merhamet etmek onların zulmüne ortak olmaktı Davud’un gözünde.
Belki de bu yüzden Samuel (İşmoil) peygamberin (as) dikkatini çekmişti onun bu tavırları. Bahr-i Rûm sâhillerinden gelen Amâlikalılar kendilerine saldırıp on binlerce kimseyi esir almışken ve Hz. Musa’nın (as) kutsal emanetlerine el koyup hakaret etmişken, buna çok üzülen İsrâiloğulları dağılıp, perişan bir hâle düştüklerinde dua etmişler ve Allah (cc) da onlara İşmoil’i (as) göndermişti. O da onlara tekrar Tevrât’ın emir ve yasaklarını hatırlattı ve Tâlût’un (Şaul) hükümdarlığında toplanmayı emretti. Başta itiraz eden kavim sonra Tâlût’un hükümdarlığını kabul etti ve Tâlût kutsal emanetleri onlara geri getirince de bu kararın doğruluğunu anlamış oldular.
Ama mesele henüz bitmiş değildi. Tâlût onları Amalikalılar’a karşı sefere çağırdı. Davud (as) da o orduya katıldı ve girişilen bu zorlu harpte Tâlût ordusunu gerçek bir imtihan bekliyordu. Sıcak ve kavurucu o günde ordu ilerlerken önlerine çıkan nehirden su içmek istediler. Fakat, İşmoil (as) onlara yol üzerindeki nehirden geçerken sadece bir avuç içmelerine izin vermişti. Ama ordunun büyük çoğunluğu emre uymadı ve nehirden kana kana su içti ve maalesef imtihanı kaybetti. Perişan ve sefil bir duruma düştüler ve geri dönmek zorunda kaldılar. Ama ordunun içinde henüz kendisine peygamberlik gelmemiş olan ama Samuel peygamberin (as) dergâhında özel bir yere sahip Davud (as) da vardı.
O, eğitimini en güvenilir kaynaktan alıyordu. İçindeki cevherin farkındaydı. Manevi dersin yanında maddi olarak da kendini iyi yetiştirmeye çalışıyordu. Spor yapıyor ve sapan atıyordu. Hem de pek çok fiziksel ve sosyal dezavantaja rağmen…
Zira babası ve kardeşleri de onun Allah tarafından seçilmiş olabileceğini çok uzak ihtimal gördükleri için ona parya muamelesi yapmışlardı hep. Ailelerinin onurunu zedeleyeceğini zannediyorlardı. Kendilerini elçi ve cengâver olmak için daha layık görüyorlardı.
Oysa, ezel kalemi yazmıştı bir kere. Ne kadar istemese de kardeşleri, hak yerini bulacaktı. Ama, hakîm olan Allah (cc) her şeyde olduğu gibi bu konuda da sebepleri perde yapmıştı. İşte bu savaşta da üstadından aldığı basiret ve feraset dersi ile Davud (as) ve kendisi ile birlikte küçük bir grup emre itaat edip sudan içmediler ve gidip düşmana galip geldiler.
Ama nasıl galip gelmek; Amâlika hükümdarı dev Câlût karşısında herkes korkmuştu. Fakat Davut (as) hariç. Küçük cüssesine rağmen bu devin karşısına çıkmakta hiç tereddüt göstermedi. Büyük bir cesaretle sapanını çıkardı ve o koca devi gözünden avlayıp yerle bir etti. Böylece “Nice az birlik vardır ki, Allah’ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir, Allah sabredenlerle beraberdir” (el-Bakara, 249) hak beyanı tecelli etmişti. Daha peygamber bile olmadan Davud (as) kahraman olmuştu ve onun eliyle İsrâiloğulları bir kere daha esaret ve hezimetten kurtulmuştu.
O sadece cesareti ile maddi bir kahraman değil, mütevazi yaşantısı ile de büyük cihatta yani nefsi ile mücadelede zirve idi; bir gün oruç tutup bir gün tutmazdı, “Allah katında en sevimli oruç Davud’un orucudur” diye övülmüştü bile. “Doğrucu Davut” deyimi de O’nun dürüstlüğüne binaen bugün bile söylenmiyor mu?
Bütün dağlar taşlar kendisi ile tespih ederdi. İşte, Davut (as) olmak aynı zamanda varlığı da iyi okumak demekti. Tefekkür edip çevre ile iletişim kurmanın yollarına bakıyordu hep. Hem, kainattaki musikiyi anlamadan mezmurları dillendirmek, teganni etmek mümkün müydü hiç?
Allah (cc) O’na dünya krallığı ile birlikte bilgelik de bahsetmişti. Demir işleme sanatı ile zırhlar icat etmişti.
Özetle; Davut (as) olmak zorluklara sabretmek, düşman ne kadar güçlü ve amansız olursa olsun sarsılmaz bir cesaret ve sebatla mücadeleden vazgeçmemek ve her halükarda ilâhî yardımdan ümidi kesmemek ve bunun için de Cenâb-ı Hakk’a sürekli niyazda bulunan bir mücadele ahlakına sahip olmaktı.

- Reklam -
Önceki İçerikFransa ve İngiltere’den yasa dışı göçle mücadele anlaşması
Sonraki İçerikŞair Orhan Veli Kanık vefatının 72. yılında anılıyor

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

five + 10 =