Berlin duvarı ve hatırlattıkları

Almanya’ya ilk geldiğim yıllarda, tabii olarak, içinde yaşadığım bu ülkenin tarihi ile alakalı da detaylı bir araştırma yapma ihtiyacı hissetmiştim. Bu vesile ile değişik müzeleri, sergileri dolaştım. Okumalar yaptım, Almanlarla konuştum.

Savaş sonrası nesillerin özellikle yakın tarih ile alakalı hala büyük acılar yaşadıklarını gördüm, genellikle de bu konuları çok konuşmak istemedekilerini fark ettim. Bugünlerde tekrar iki Almanya’nın birleşimi vesilesi ile tekrar hatırladığımız Berlin duvarı da bu izahı zor konulardandı.

Tarihine bakınca, Prusya gibi güçlü devletler kurmuş, köklü bir bir geçmişe ve zengin bir kültüre sahip, yüzyıllarca fikirde, sanatta öncülük etmiş, pek çok meşhur sanatçı, düşünür ve devlet adamı çıkarmış, günümüzde de gelişmiş ülkeler arasında her alanda dünya liderliğine oynayan bir ülkenin, böyle izahı zor, onları bir ömür boyu küçük düşürecek bir acubeyi nasıl yapabildiğini şahsen anlayamamıştım.

Bu durumu yaşı kemale ermiş, epey bilgili ve görgülü Almanca öğretmenime sordum. Böyle akıllı bir toplum nasıl olur da kardeşi kardeşe düşman eder, kendi arasında kutuplaşır ve duvarlar örebilirdi.
Biraz düşündü, aslında cevap çok basit dedi, biraz da sorumluluğu üzerinden atmak istemiş gibi bir hali vardı. Ama yine de kendince bir izah bulmuştu:
“II. Dünya savaşının bitiminde sıcak savaş bitse de soğuk bir savaş başladı ve bunalıma girmiş ve çıkış yolları arayan dünya ve özellikle de Avrupa bu iki ideoloji üzerinden bir fay hattı gibi orta yerinden ikiye ayrıldı. Bu hat da maalesef Berlin’in orta yerinden geçti” dedi. Yani düşmanlık, nefret ve ayrışma ete kemiğe büründü, duvar olarak göründü demek istiyordu. Bugün bize çok mantıksız gelse de aslında o dönemde yaşanan bir çaresizliğin eseri olduğuna vurgu yapıyordu.

Yani izah olarak belli bir gerçekliği ifade ediyordu anlattıkları ama, ne mantıklı bir sebep olarak ne de mazeret olarak savunulabilecek bir tarafı da yoktu.
O dönemleri ve öncesini biraz hatırlayacak olursak, birinci dünya savaşının verdiği zarar ve sebep olduğu kayıplar inanılmaz boyutta idi. Yaşanan acılar daha unutulmamış ve yüzbinlerce insanın kanı daha kurumamışken faillerden gözünü hırs bürümüş Hitler Almanya’sı ve belli ki birinci dünya savaşında yaşanan onca acıya rağmen içi soğumamış büyük ve güçlü devletler yeniden kozlarını paylaşmak için fırsat yakalamışlardı. Ama hiçbir savaşın kazananı olmadığı gibi burada da milyonlarca insan hayatını boş yere kaybetti.

Savaş Almanya’ya da her şeyini kaybettirmişti. Ülke ikiye bölündü. Doğu Almanya (DDR) Rusya’nın mandasına girdi, Federal Batı Almanya ise basta USA olmak üzere müttefik güçlerin piyonu haline gelmişti. Konferanslar vs. derken ülke batısıyla doğusuyla da yeniden inşa sürecine girmişti. Aslında her iki taraf da varlık mücadelesi veriyordu.

Doğu kanadı komünist SSCB Rusya’sının kontrolüne girmişti girmesine ama, diğer bir baş aktör ve süper güç kapitalist ABD’nin kontrolüne giren Batı kanadının gelişimi karşısında yetersiz kaldı.

Bu noktada Berlin’in ayrı bir yeri vardı. Stratejik ve jeo-politik konumu itibari ile, İttifak devletleri arasında özel bir statü kazandı ve 4 bölüme ayrıldı. Doğu Almanya’nın orta yerinde kalan, dünyaya ve Batı Almanya’ya karayolu bağlantısı sınırlı olan bu uydu şehir aslında teorik olarak Kapitalist ve Komünist diye ikiye ayrılmış dünyanın ete kemiğe bürünmüş acube bir çocuğu gibi idi.
Bu durum kutuplara ayrılmış alman halkını da içten içe rahatsız etti ama bir demir perde maalesef onları ayırıyordu. Ta ki Avrupa ve Asya’daki komünist rejimler SSCB’nin dağılması ile birlikte tarihe karışana kadar.

Aynı dili konuşan, aynı kökten gelen insanlar arkadaş ve akrabaları ile arasına bir duvar örmüşlerdi. Sebep, batıdaki demokratik şartlar, özgürlük ve maddi gelişmeye ayak uyduramayan bir komünist doğu Almanya idi ki, artık mızrak çuvala sığmaz olup aradaki bariz fark ortaya çıkınca doğudaki gençler kurtuluşu batıda görmeye başlamışlar ve batıya göç hızlanmıştı. Zira ülke gelecek vaat etmiyordu. Paraları vardı belki ama özel sektör yoktu ve kendi kendilerine uyguladıkları kısıtlama sebebi ile iyi bir araba üretemiyor veya satın alamıyorlardı.

Aslında bu, ezelden beri insanlığın zor durumlarda mecbur kalıp uyguladığı tipik bir göç ritüeli idi ve eşyanın tabiatına da uygundu. Bir yerde sıkışma olunca diğer taraflara kayma olması gayet doğaldı.

Tıpkı bugünlerdeki gibi. Değişik sebeplerle en temel hak ve hürriyetlerde daralma yaşanan coğrafyalarda bunu maddi , finansal kötüleşme takip ediyor ve önce beyin göçü başlıyor. Sonrası mı? İşte Berlin’in başına gelenler. Problemin kaynağını görüp çözüm üretmek yerine araya duvar örüp örtmeye çalıştılar. O da en sonunda patlak verdi. Böldükleri iki Almanya birleşti, -burada özverili, akıllı ve öngörülü önder ve yöneticilerin rolünü unutmamak lazım tabi ki-. Utancı da bugün bile izahında zorlanan bütün nesillere kaldı.

Netice olarak, baskı ve zulümlerin yaşandığı toplumlarda düzeni elinde tutanlar güç ve iktidarlarını korumak için bütün muhalifleri veya düşman dediklerini zindanlara bile atsalar, araya duvarlar da örseler kalıcı bir çözüm olmuyor. Zulüm ebediyen devam etmiyor. Tam da her şeyi ellerinde tuttuklarını zannettikleri bir noktada kurdukları düzen başlarına geçiyor. Zira sosyal değişikliklerin doğasında bu var.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

one × 1 =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.