Bilemiyorum. Bir şeyler yazmak gelmiyor içimden. Dostlarla iletişimimde birkaç kriter göz kırpıyor olsa da…
Şikayetlerimizi bir bir çözmek üzere elele, gönül gönüle yeni ufuklara yelken açılmayacak isek… Neyi konuşuyoruz ki?
Bir dostum… Onunla yaşadıklarıma rağmen hala beni arayıp sorması: iyi niyetine, affediciliğine delil. Kimin haklı olduğunun bir önemi tabii ki. Veya herkes kendisince haklılık argümanlarına sahiptir. Defalarca görüştük kendisiyle. Temel konularda hiçbir problemimiz olmadığına inanırdım. Bir akşam yemeğinde bir araya geldik yakın bir zamanda. İçinde biriktirdikleri miydi yoksa yalnızken konuşamadıkları mıydı ortaya saçılıveren?
Her zamanki BEN. Söylemlerimle tabuları yıkıp deviriyorum. Muhafazakar karşılıklar gecikmiyor. Anlama gayreti? Ben göremiyorum. Tezlerime antitezler sunulması beni memnun ederdi. Yanlışlansaydım doğruyu bulabilirdim. Ama olmadı. Böylece doğrulandığımı hissettim.
Kaynaklarımı onların da okuduğuna eminim. Buna rağmen söylemlerimin kaynağı soruldu. Cevap verme gereği duymadım. Ben söylüyorsam kabul etmediğini söyledi birisi. İçeriğin hiçbir önemi kalmadı. Eneler savaşında galip kim ola ki…
Süreci daha iyi yönetebilirmişim. Sonuç değişir miydi, emin değilim ama kendime karşı sorumluluğumun bir gereği olarak bunu yapmalıymışım.
Oysa değerlerimizin sınırlarını çizmeye, hayatın içinde karşılıklarını bulmaya çalışıyorum. Böylece daha anlaşılır oluyor benim için. Yolum ayan beyan görünüyor. Hatalarım var ama hedefimde şaşma yok.
Dostum, sözüm üzerine konuşmaya girdi. Kötü örneklere atıfta bulunarak bir şüphe attı ortaya. Sonrasını hatırlamıyorum. Diğerleri bunu önemsememiş bile olabilir. Ama beni yaraladı. Neyi, neden konuşuyoruz ki? Veya ne yapmalıyız, yapabiliriz?
Sustum demek ki. İlerleyen dakikalarda başka bir konu açıldı. Misafirlerden birisi anlatıyor. Öyle bilmiş tavrıyla öyle bilge edasıyla açıklayıveriyor, aydınlatıveriyor iç dünyasının nuruyla. Koca bir milleti kritik ediyor. O kadar garip geldi ki kendi garipliğimden iz kalmadı üzerimde. Hani bizim sorumluluğumuz, dedim. Her neyle olursa olsun birilerini sınıflamaya başladığımızda dünyanın herhangi bir tarafında ağlayanların vebali üzerimizdedir.
Uzunca bir giriş oldu. Konu önemsiz değil ama o kadar sık yaşıyorum ki, sıradanlaştı artık. Kabul ediyorum ki, ben farklı düşünüyorum. İç huzuruna sahibim. Yanlışlarımı görüyorum, doğrularımı da.
Dostum beni sevdiğini söyler. Ama bu şartlar altında onun sevgisini hissedemiyorum. Bu nedenle sorguluyorum: Sevgi nedir? Sizlerin yardımı, katılımı ile tamam olabilir ancak. Umarım, beklerim.
Sevgiyi farklı kriterlere göre ayırıyoruz genelde. Anne baba sevgisi, evlat, eş, arkadaş… Para, makam, güç… Kendimizi sevmemiz? Bu başka bir tartışma konusu ama yok değil hatta olmalı.
Bu sevgiler birbirinden farklı mıdır? Bir dostumla ele aldık bu konuyu. Ancak fazla ilerleyemedik. Bir sürü şey konuştuk ama kimi, neyi, neden sevdiğimizi bulamadık.
Yoksa ihtiyaçlarımıza, alışkanlıklarımıza duyduğumuz ilgiyi, yakınlığı, arayışı sevgi mi sanıyoruz. Ayrıca sevebiliyor, affedebiliyor olmak da bizi, bize değerli hissettirir, iç huzur verir. Ama neden sevdiklerimizin sevgimizden haberi yok?
Veya sevgi nasıl hissettirilir. Seven sevdiğine sahip mi olmalı yoksa özgür mü bırakmalı?
Sevgiden bahsediyoruz. En temel kavramlarımızdan birisi. Bu konu bile havada kalıyorsa hayatı yarım yaşamadığımızdan emin miyiz? Sevgiyi bilmiyorsak neyi biliyoruz? Ya sevmelerimiz yalansa…
