Gördüğünde, görmediğinde doğru olmayabilir!

İnsan olarak bizler sürekli değişen olay ve durumlar karşısında çoğu kez nasıl ve ne şekilde karşılık vermemiz ya da davranmamız konusunda bir çıkmaza gireriz.

VAHİT GÖZ 11 Ocak 2026 YAZARLAR

Böyle bir durumda ya gördüğümüz durum ve olayları kendi bilgimiz ve göründüğü şekliyle yorumlarız veya görmediğimiz durumlar hakkında tahmin ve ihtimaller ışığında bir karara vararak değerlendirmelerde bulunuruz. Kanaatimce çoğu kez de bu iki ihtimalle verdiğimiz cevaplarda yanılgıya düşeriz. Çünkü; insan zihni, gördüğüyle yetinmek ister. Görmek ve hatta duymak; emin olmak, anlamak ve yargılamak için yeterli sanılır. Oysa ki, çoğu zaman ‘gördüğümüz’ gerçeğin tamamı değil yalnızca bize gösterilen yüzüdür. Bu başlık altında ‘sınırların etkisini’ ve ‘güven problemini’ ele almak ve detaylandırmak niyetindeyim.

Sınırlar: Görünenle Görünmeyen Arasında

Her insan, kendine ait sınırlarla yaşar. Daha doğru yaklaşımıyla sınırlar insanın gerçek kimliğidir, benliğidir. Bu sınırlar bazen açıkça ifade edilir, bazen de sessizce çizilir ve davranışlarla gösterilir.
Birinin mesafeli duruşu, kısa cevapları ya da ulaşılmaz oluşu çoğu zaman ‘soğukluk’, ‘umursamazlık’ ya da ‘kendini beğenmişlik’ olarak etiketlenir. Oysa bu davranışın ardında, geçmişte
yaşanmış kırgınlıklar, güvensizlikler ya da korunma ihtiyacı olabilir. Bu nedenle gördüğümüz davranış, sınırların kendisi değil, sadece bize yansıyan kısmıdır. Günümüzde çoğu çift ilişkilerinde ve sosyal ilişkilerde arkadaşlık, dostluk, komşuluk gibi ilişkilerde bir olayı veya muhatabınızı değerlendirirken size gösterilen davranış görüntüsüne göre davranmak ve ona göre hüküm vermek yanıltıcı olabilir. Daha önce görmediğiniz ya da görmek istemediğiniz sınırlarla karşılaşmış olabilirsiniz. Geçmiş travmaların tetiklenmesi sonucu size böyle davranılmış olabilir.

Güven Problemi: Bilmediğimiz Yeri Şüpheyle Doldurmak

Güven, insan ilişkilerinin temelidir. Ancak güven eksik olduğunda, zihnimiz bilinmeyeni tehdit olarak algılamaya meyillidir. Karşımızdaki kişi bir şeyi açıklamadığında, sessiz kaldığında bu
boşluğu çoğu zaman en olumsuz senaryolarla doldururuz. Çünkü insan zihni, belirsizlikten hoşlanmaz. Bu nedenle belirsizliğin oluşturduğu boşluğu azaltmak
için varsayımlar üretir. Ama bu varsayımlar çoğu zaman ‘beni önemsemiyor’, ‘benden bir şeyler saklıyor’ gibi suçlayıcı ve negatif düşünceler şeklindedir. Bu tür güven problemleri sadece kişilerle sınırlı kalmaz. İdeolojiler, grup aidiyetleri ve hatta marka ve sosyal medya platformlarıyla devam eder. Başlangıçta kişinin güven sorunu en yakınındaki kişiye yönelikse canı daha fazla yanarken zamanla inandığı, ait olduğu grup ve düşünceye yöneldiğinde ise kendini daha derin bir boşlukta, ‘hiçlik’ te bulabilir.

Evet…Yanlış anlaşılmalar çoğu kez gerçeğin aynısı değil yorumudur. Aynı durum iki farklı kişi açısından farklı algılanabilir. Bir insanın ya da bir grubun sessizliği, biri için ‘saygı’, ‘grubun
korunması’ olarak algılanırken diğeri için ‘değersizlik’, ‘güvensizlik’ olarak yorumlanabilir. Bundan dolayı en yakın ilişki içinde olunanla veya aidiyet bağlantılarında ‘açık’, ‘anlaşılır’, ‘net’ ve
‘hesap verilebilirlik’ çok önemlidir. Sessizlik, yalanlama, yok sayma gibi bağışlayın basit ayak oyunlarıyla karşılaşan insan da güven sorunu iyice derinleşir ve daha kalın sınırlar koyma
eğiliminde bulunur.

Sonuç olarak şunu ifade edebilirim: Bazen doğru olan, gördüğümüz değil, görmediğimizde saklıdır. Ve gerçek anlayış, sadece bakmakla değil, anlamaya niyet etmekle başlar.

Gerçeğin ve doğrunun peşinde olanlar, mücadeleden ve iyi niyetle emek vermekten asla vazgeçmezler..