Pazar yazılarını niçin yazıyorum?

Pazar günleri ‘Panorama Pazar’ başlığı altında bu köşedeki yazılarımdan içerik, üslup, tarz ve konsept olarak farklılık arz eden yazılar kaleme aldığımı, dikkatli okurlarım hatırlayacaktır.

Bu yazılara elbette olumlu veya olumsuz bir dizi tepki de geliyor.
Yazılarımı ‘arabesk’ bulup tiye alanlar olduğu gibi, ‘sadece akademik uzmanlık alanınla ilgili yazsan daha iyi olmaz mı’ şeklinde tavsiyede bulunanlar da çıkıyor.

‘Doğru bir noktaya temas etmişsiniz’ diyerek beni motive edenler kadar, ‘bu işleri kurcalama’ şeklinde uyarıda bulunanlar da var. Doğrusu bu yazılar için harcadığım zaman zarfında akademik bir makale yazmak daha kolay olduğu gibi, alanımla ilgili bir makalenin bireysel kariyerime sağlayacağı
katkı da kuşkusuz daha fazla.

Peki hâl böyleyken, neden bu yazıları yazma gereği duyuyorum?

Sorunun cevabı son yazıma bir okurun verdiği örnek tepkinin içinde gizli. Apar topar Türkiye’yi terk etmek durumunda kalan ve mülteci olarak Avrupa’da yeni bir hayat kurmanın mücadelesini veren bu okurumun çocukları da çok sevdikleri dede ve ninelerini uzun zamandır göremiyormuş. Bir yanda torunlarının özlemi ile yanıp tutuşan büyükler, diğer yanda en çok ihtiyaç duydukları dönemde nine-dede sevgisinden mahrum kalan çocuklar.

Geçtiğimiz hafta öğretmenleri ders gereği bu çocuklardan oma ve opalarının resmini istemiş. ‘Ne var bunda, versinler çocuğun eline birkaç fotoğraf’ diyenleriniz varsa, lütfen şu satırları dikkatlice okusun:

“Okuldan oma, opa fotoğraflarını istemişler kızımdan… Kara kara düşünüyorum, harddiskten çıkar mı bir şeyler diye…”

Çok sıradan gördüğümüz şeyler yazık ki yurdunu yuvasını terk etmek zorunda kalan, doğup büyüdüğü topraklardan sürülen, sevdiklerinden kopartılan, özgürlük ve onuru için yollara düşen, vatandaşlık haklarından mahrum olan insanlar için bambaşka anlamlara sahip.

AB ülkelerinde yaşayan yaklaşık 2 milyon 476 bin mülteci ile 646 bin civarındaki sığınmacı çoğumuzun yaşam boyu görmediği acılar, yokluklar ve yoksunluklar içinde yaşarken; her birinin dile getiremediği, hayat boyu peşini bırakmayacak travmaları var. Ben âcizane yaşadığım, tanık olduğum, sağlam kaynaklardan duyduğum böylesi travmatik olayları okurlarıma aktarmayı insani ve mesleki bir sorumluluk olarak görüyorum.

Her yaştan ve kesimden okura daha rahat ulaşması için de bunları birer hikâye olarak kaleme alıyorum. Bunları dileyen yaşanmış olaylar ve duygular olarak okusun, dileyen de ‘masal martaval’ yerine koysun.

Bu işin bir yanı. Konunun başka bir yönü daha var.

Sosyal medyanın sunduğu tüm olanaklara rağmen yazık ki hâlâ para, şan, şöhret ve güç sahibi insanların hayatlarını önemsiyor; onların hayatlarına dair her ayrıntıyı okurlarımıza, izleyicilerimize aktarmak için yarışıyoruz. Ancak ‘sıradan’ dediğimiz her bir insanın hiç de sıradan olmayan bir hikâyesi var. Ve bu hikâyeler kanımca para, güç ve şöhret sahibi insanlarınki kadar anlamlı ve önemli.

Sizce bebek ve çocuk yaşta Akdeniz’in hırçın sularında hayat mücadelesi veren; hayalleri yoksulluğa, yasaklara ve mahrumiyetlere takılan çocukların hikâyesi, anne babası ünlü biri olduğu için fotoğrafı binlerce dolara satılan çocuklarınki kadar anlamlı değil mi?

Bir ömür arı gibi çalışan, çocuklarını, torunlarını büyüten ve çoğu kez gözyaşlarından başka sığınacak limanları olmayan kadınların öyküsü, bazı mankenlerin ‘kocaman poposu’ kadar yazılıp çizilmeyi hak etmiyor mu?

Gözü hayat arkadaşından başkasını görmemiş ya da sevdiğine kavuşamamış insanların sergüzeşti, para ve güç sahibi adamların ‘one night stand’ kaçamakları kadar haber değeri taşımıyor mu?

Eğer ‘sıradan’ insanların sırf insan oldukları için önemli olan yaşanmışlıkları, hayalleri, isyanları, beklentileri ve tepkileri sizin için de bir anlam ifade ediyorsa; biz bundan sonra her Pazar kapınızı çalmaya devam edeceğiz.

- Reklam -

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

six + 16 =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.