Avrupa’yı hızla saran ur: Aşırı sağcı ve ırkçı terör

Alman kamuoyunun CDU genel başkanlığı bağlamındaki tartışmalara odaklandığı bir ortamda Hanau kentindeki iki kafeye düzenlenen silahlı saldırı sonucunda aralarında Türklerin de bulunduğu 9 yabancı kökenli kişi yaşamını yitirdi.

Zanlı ise Tobias R. adlı, ırkçı söylemleri ile tanınan bir şahıs. Alman politikacıların çoğu saldırıyı terör olarak nitelerken, yaşlı annesi ile birlikte evinde ölü bulunan teröristin profili oldukça kaygı verici. Bakın, neden?

Dikkatli okurlarım hatırlayacaktır. Daha önceki yazılarımda ‘alınan tüm önlemlere rağmen ırkçılık ile aşır sağ akımların Avrupa’da dipten yüzeye yayılan bir dalga hâlinde güçlendiğini’ yazmıştım. İşte gözünü kırpmadan dokuz masun insanın canına kıyan Tobias R. bu dip dalganın tipik bir temsilcisi. Örgütlü bir terör ağının belirgin halkası olmaktan çok aşırı sağcı ve ırkçı söylemlerden, yabancılara yönelik banal ön yargılardan beslenen bu saldırgan tipinin en korkunç tarafı ise şu: Bir katliam yapıncaya değin güvenlik birimleri bu tip faillerin tehlike potansiyelini kestiremiyor. Çoğu kişi bunları komplo teorileri ve ırkçı söylemlerle kafayı yemiş kendi hâlinde biri zannediyor. Ancak bunlarla radikal İslamcı intihar bombacıları arasında hiçbir fark yok. Nefrete adanmışlık ve ideolojik saplantı ile ne kadar fazla canı ölüme sürükleyebileceklerin hesabını yapıyorlar. Hedeflerinde ise ulaşabildikleri sembol mekânlar ile masum insanlar var.

Irkçılık ve ırkçılığa bağlı şiddet Avrupa’da gözle görülür, elle tutulur bir hâle geldi. Bu sorunu çözmek için ‘AfD, Vlaams Belang’ gibi partileri yerel ve federal meclislerde yalnızlaştırmak, yönetsel mekanizmalardan uzak tutmak yeterli değil. Çünkü sorun bu partilerden ibaret değil. Görünürde demokratik bir dünya görüşüne sahipmiş gibi davranan; muhafazakâr, liberal hatta sol siyasal retoriklerin ardına gizlenmiş ırkçılık da oldukça tehlikeli. Ve insanlar bu ırkçılığın farklı görünümleri ile kiralık ev ararken, kasada para öderken, otobüse binerken, bürokrasi çarkı ile boğuşurken her daim muhatap olmak durumunda kalıyor.

Avrupalı devletler görünürde aşırı sağ akımlarla ve ırkçılıkla mücadele ederken, merkez sağ partiler tabanlarını aşarı sağa kaybetme korkusuyla ırkçıların yıllardır propagandasını yaptığı yasal düzenlemeleri birbiri ardına devreye sokuyor. Mülteciler ile ilgili mevzuatı sertleştirme bu yanlış stratejinin en klasik örneği. Yürürlüğe konan yeni yasal düzenlemeler aşırı sağcı ve ırkçı akımları frenlemek bir yana onları daha da cesaretlendiriyor. Yabancıların haklarını kısıtlamaya yönelik atılan adımlar da merkez partilerin başarı karnesine değil aşırı sağcı, ırkçı liderlerin hanesine yazılıyor.

Avrupa’da aşırı sağcı, ırkçı akımların güçlenmesinin bir nedeni de yazık ki son yirmi yılda Avrupa’ya ayak basan radikal İslamcılık ile göçmenlerin inşa ettiği kapalı dünya. Kendi içinde farklı ideolojik formasyonları barındıran radikal İslamcılık Avrupa’da aşırı sağ ile ırkçılığın güçlenmesinde kontr(a)prodüktif bir rol üstlenirken, göçmenlerin fayda odaklı uyum anlayışı yerleşik halklar ile yabancı kökenliler arasındaki birlikte yaşama zeminini iyice aşındırıyor. Diyeceksiniz ki çözüm ne?

Çözüm aidiyet duygusunu güçlendirmekten geçiyor. Her şeyden önce siyasiler söylem ve eylemleri ile göçmenleri Avrupa’da ‘misafir, sabredilen, koşula bağlı oturmasına müsaade edilen insanlar’ olarak görmekten vazgeçmeli. Bu insanların tüm farklıklarına rağmen Avrupa’ya ait olduğunu, bu coğrafyaya renk ve zenginlik kattığını kabullenmeliler artık.

Göçmenler de Avrupa’nın kendilerine sadece para kazandıran bir coğrafya olmadığını; aksine kendilerine refah, güvenlik, özgürlük ve gelecek sağlayan yeni bir vatan olduğunu görmeli ve sorumluluk içinde hareket etmeli.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

nineteen + nineteen =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.