Beyrut’taki patlama ve bölgenin makus talihi

Bir coğrafya düşünün ki felaketler, acılar, zulümler bir türlü bitmek bilmiyor. Süregelen kavga ve savaşlar, halkın tepesine çökmüş nefes aldırtmayan diktatörler. Hepsinin ortak özelliği ise: insana değer verilmemesi, özgürlüklerin kısıtlı ve haksızlık ve adaletsizliğin zirvede olmasıdır.

Cahil, aç bırakılmış ve bu yüzden de birbiri ile didişmeyi ahlâk haline getirmiş şuursuz halk kitleleri ise çoğunlukta. Üstelik kene gibi sırtına yapışmış, kendisini yavaş yavaş ölüme götüren bu seçilmiş asalak rejimler karşısında kendini çaresiz hisseden kitleler.

Erdem, ahlâk ve değer adına iyi olan ne varsa -tarladaki kımıl zararlısı gibi yiyip- tüketmeye azmetmiş bu sistemler ve kurucuları ise kendi bekaları için her türlü şeytaniliği yapmaktan çekinmiyorlar. Günahta ortak bu mutlu azınlıklar, biatçı cahil halka her istediğini yaptırmakta hiç sorun yaşamıyorlar. Devlet denen aygıt ise ellerinde oyuncak gibi ve bu oyuncağa sahip olan herkesi kendine köle yapıyor.

Ahlaki değerlerin yozlaşması, dinin de bu kaçınılmaz coğrafi kaderde afyon gibi kullanılması ise işten bile değil. Bu haliyle de birilerinin yapboz tahtasına dönmüş tam bir deney ortamı denebilir. Her türlü sosyolojik, sosyo-psikolojik araştırmalara konu olacak bir bölge.

Evet, Ortadoğu’dan bahsediyorum. Beyrut’ta gerçekleşen elim ve meşum patlama ve sonrasında ortaya çıkan acı ama trajikomik gerçekler benim bölge ile fikrimi iyice pekiştirdi.

Düşünsenize, bir dönem Ortadoğu’nun ticari, sosyal ve kültürel manada en gelişmiş yerlerinden birisi olarak gösterilen, hoşgörü ve kültürel-dini çeşitlilik açısından bölgede misal sayılan bu güzel şehir/ülke nasıl oldu da ihmalin, yolsuzluğun, fakirliğin, hoşgörüsüzlüğün, şiddetin ve terörün merkezi oluverdi?

Sebepler çoktur belki ama, Beyrut limanında gerçekleşen atom bombası misali harici patlama aslında içteki ahlaki çürüme ve deformasyona işaret ediyor. Sadece Lübnan değil bütün bir bölgeyi yakmaya yetecek sosyal ve dahili bir yıkıntı ve bomba. Son örneği Suriye idi şimdi Libya derken başka yerler.
Düşünsenize sadece Suriye’deki savaşta onbinlerce masum insan öldü milyonlarcası göç etmek zorunda kaldı.

Aslında, bu kötü gidişatı görebilen, olaylardan endişe duyan sağduyulu ama sesini çıkar(a)mayan insanların sayısı da az değil elbette. Ama, doğduğu coğrafyayı, yanlış bir telakki ile, kader olarak kabül eden, öğretilmiş çaresizliğin esiri, Sultanın ulufesi üç beş kuruşa teşne olmuş zavallı çoğunluk insanı ürkütüyor. Allah’ın bedava verdiği nimetleri kendi malı gibi gasp edip güya muti tebasına bahşeden zorba muktedirlere ram olmuş, üç maymunu oynuyan, gafil ama büyük bir huşu ile şartlanmış zavallı kalabalıklar.

Maalesef o sayısı az cesur sesleri boğuyor, olmadı hapsediyor, itibarsızlaştırıyorlar. Mezhepçilik ise insanlığın önüne geçmiş. Her türlü yolsuzluğa (kutsal) iktidarı için cevaz veren makyevelist bozuk itikatlar ise epey revaçta. Adalet yerlerde. Hukuk bir oyuncak. Bu yüzden de bölge adeta lanetlenmiş gibi. Tarih boyu kan, gözyaşı hiç bitmemiş zaten.

Maalesef daha da devam edeceğe benziyor. Elbette ümitsiz olmamak gerekir diyenleri duyar gibiyim. Nefes alıp verdiğimiz müddetçe ümit vardır illa ki. Ama Mevlana’nın dediği gibi “Allah rahim ve kerimdir ama arpa ekene de buğday vermez ki” Hem, her daim Allah’ın ayetlerini ucuza satma nevinden sürekli keyfi çıkarımlar yapanlara sormak lazım, sebeplere sarılmak da Allah’ın emri değil mi.? “İnsan için çalıştığından başkası yoktur.” ayetini nasıl anlamak lazım? İrade sergilemek, yanlış ve ihmalin önüne geçmek gerekmez mi?! Liyakati veya değil belli makamlarda bulunanlar görevini kötüye kullanmak diye büyük bir günahı hiç duymamışlar mı? Zira içinde kul hakkı, haram, hile ve sonuçta işte bu örnekte olduğu üzere binlerce can ve mal kaybına sebebiyet yok mu?

Ama lütfen bu noktada kader deyip pis karakterinize Tanrıyı alet etmeyi bırakın. Hadise olduktan sonra kader demek doğrusu olabilir, ama benzeri olaylar tekrar etmemesi için önce iradenin hakkını verip tedbir almak lazım değil mi?

Beyrut patlamasında da görünen o ki bir dizi ihmal ve ihanetler zinciri var. O, nasıl ele geçirildiği meçhul patlayıcı maddeleri yıllarca orada tutmak ya aptallığa ya ihanete yorulur. Gerçi sözkonusu Ortadoğu olunca ve yıllardır yolsuzluk vb nedenlerle dibe vurmuş bir rejimi ve insanlarını düşününce hiç şaşırmıyor insan.

Sadece orası değil diğer ülkelerde de dere yatağına yapılan evler, depreme dayanıksız binalar, maden faciaları, tren kazaları, savaşlar vs. bu coğrafyalarda insan hayatının değersizliğini göstermeye yetiyor da artıyor zaten.

Elbette, buna izin veren devlet organları, denetim işini hakkıyla yapmayan kurumlar, güvenlik ve takip sistemleri vs her kimse artık suçlular bulunup hesap vermeli ama asıl mücadele edilmesi gereken bu arka planda yatan vurdumduymazlık, şahsi hesap ve menfaatleri için toplumu tehlikeye atma hastalığı, adamcılık sebebi ile hesap vermemezlik, dolayısı ile de
şeffaf olmama durumu gibi kronik Ortadoğu hastalıkları ne olacak?

Bu hadiseyi en iyi anlatması açısından şu örnek ile bitireyim yazımı:
İsimleri Herkes, Birisi, Herhangi Biri ve Hiç Kimse olan dört kişinin hikayesi.
Toplum adına yapılması gereken çok önemli bir iş varmış.
Herkes, Birisi bu işi yapar illaki demiş. Çok da zor olmayan bu işi, Herhangi Biri de yapabilirmiş aslında. Sonuçta Hiç Kimse o işi yapmamış.

Sonrası mı; Herhangi Biri’nin yapabileceği basit bir işi, Hiç Kimse yapmadığı için, Herkes, Birisini suçlamış. İşte Ortadoğu’da olan tam da bu.
Yetkili ama sorumsuz manüpilasyon ustası ihmalkar yüzsüzler, çoktan bulmuşlardır suçlayacak birisini ve arsızca görevlerine devam ederler. Zira buralarda istifa, hesap verme gibi erdemler sadece usture gibi kitaplarda anlatılır ve ölen öldüğü ile kalır. Tekmeyi yiyen değil, atan devletlü ayağını incittiği için tazminat alır. Burada hesaplar hep ahirete kalır. Bize de sadece (bed)dua.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

twenty + thirteen =