Asimilasyonun yeni yüzü: İçimizdeki yabancılaşma

Atalarımız, karşılaştıkları her türlü imkansızlığa ve baskıya rağmen inancımız olan Aleviliği süzerek günümüze kadar ulaştırmayı başardılar.

REMZİ KAPTAN 30 Mart 2026 YAZARLAR
Belki dönemin zorlu şartları nedeniyle bizlere sistematik bir teolojik külliyat bırakamadılar; ancak her şeye rağmen bu yolu sürmeleri ve inancı yaşam pratiğine dönüştürerek aktarmaları, bizler için onur duyulacak en büyük mirastır. Onlar için inanç, var oluşlarına anlam katan en değerli kimlikti ve bu kimliği korumak adına her türlü bedeli ödemeyi göze aldılar.
Ne hazindir ki günümüzde “kerameti kendinden menkul” bazı çevreler, atalarımızın bu soylu mirasını yok sayıyor, inkar ediyor ve bu inancın yeryüzünden silinmesi için adeta özel bir çaba sarf ediyorlar.
Üstelik geçmişte dışarıdan yapılan bu asimilasyon ve yok etme girişimlerini, bugün bizzat Alevi ailelerden gelen birileri yürütüyor.
Peki, neden böyle oldu? Neden bu kişiler; Ali yolunun temel değerlerine, tarihsel şahsiyetlerine, bayramlarına ve binlerce yıllık ritüellerine karşı en ön safta savaş açmış durumdalar?
Bunu şu sosyolojik gerçekle açıklayabiliriz:
Ulus devlet çağında hukuki korumadan ve yasal güvenceden mahrum kalan her inanç, dış müdahalelerin ve yabancı ideolojik akımların açık hedefi olmaya mahkûmdur. Yasaların zırhı arkasında durmayan bir inanç topluluğu, baskılar karşısında kendi öz değerlerini korumakta zorlanır; bu durum ise kaçınılmaz olarak manevi bir kopuşu ve telafisi güç bir kimlik krizini beraberinde getirir.
Bugün yaşadığımız savrulmanın temelinde bu yatmaktadır.
Bu sebeple, Alevi kökenli bazı şahıslar kendi zihinlerinde kurguladıkları, temelsiz ve sistemden yoksun “uyduruk” fikirlerle inancımıza saldırıyorlar.
Mevcut inanç önderlerini ve geleneği yaşayanları kınayarak, toplumu ne olduğu belirsiz bir “öze dönüş” çağrısına davet ediyorlar. Ancak onlara “Bu öz nedir? Hangi öze dönelim?” diye sorduğunuzda, somut ve tutarlı tek bir cevap dahi veremiyorlar.
Her şeyin baş döndürücü bir hızla değiştiği, yapay zekanın algılarımızı sarstığı ve üç yıl önceki bilginin bile eskidiği bir çağda yaşıyoruz.
Bu gerçeklik ortadayken; 1400 yıllık muazzam bir inanç birikimini, yaşanmışlığı ve kültürü yok sayıp, 12 bin yıl öncesinin belirsizliğine mi yolculuk yapacağız?
Beğenelim ya da beğenmeyelim, ortada bizim inşa ettiğimiz, bizi biz yapan devasa bir inanç külliyatı var. Bu gerçekliği inkar edip hangi hayali “öze” sığınacağız?
Maalesef bu tür kafa bulandırıcı ve hayatın gerçekliğinden kopuk söylemler, zaman zaman insanlarımızda haklı şüpheler uyandırabiliyor.
Oysa geleneksel Aleviliği yaşayan bizler; müthiş bir birikime, oturmuş bir inanç sistemine ve sarsılmaz bir geleneğe sahibiz. Bizler bu inancı hakkıyla yaşayıp geleceğe aktarabildiğimiz sürece, hiçbir güç ne bizleri ne de nesillerimizi asimile edebilir.
Hayatta karşılığı olmayan, maddi ve manevi gerçeklikten kopuk söylemler, yalnızca “sosyal medya dedikodusu” olarak kalmaya mahkûmdur. Lütfen bu tür temelsiz iddiaları ve sahiplerini ciddiye almayınız.
Yol Ali’nindir, yürüyene selam olsun.