- Reklam -

HABER MERKEZİ – Zaman bizden her şeyimizi aldığında, yaşamak ve yaşatmak adına verdiğimiz çaba ne kadar büyükse öyle anılacağız. Nazım’ın da hatırımızda kalan çabasıyla, aşkıyla, tutkusuyla, vatan hasretiyle, vazgeçmediği mücadelesiyle yaşadığı hayatı.

Dört duvar arasında yaşamış ve ayak basmasına izin verilmeyen vatan toprağı, öldüğünde bile çok görülen ölümsüz bir şair… Haksızlıklar karşısında onlarca dize yazmışken; kendi hakkını arayamadan yitip giden nadide bir ömür. Ve yitip giden nefeslerden geriye kalan Nazım Hikmet’in son eşi Vera Tulyakova ‘Bahtiyar Ol Nazım’ kitabından bir demet Nazım Hikmet.

‘KIZ ÇOCUĞU’ ŞİİRİNE JAPON ÇOCUKLARIN TEŞEKKÜRÜ 

Nâzım’la son Pazar sabahında, Nâzım’a kahve pişirmiştir Vera. Nâzım hasret kaldığı memleketinden gelen kahveyi yine aynı hasretle içmiştir. Vera yarın yaşayacağı felaketten bihaberdir. O son günle ilgili şunlar dökülür Vera’nın kaleminden;

“Korkunç günün arifesinde, Pazar günü ilk ben kalktım. Yanında yiyecek bir şeylerle küçük bir fincan Türk kahvesi getirdim sana. Kahveyi içtikten sonra kalmadın. Gazetelerin ortasında yatmayı sürdürüyordun. Ben çalışma odasına geçip hızlı bir tempoda çalışmaya başladım. Saat an ikide “Turnalar” adlı oyunu Merkez Çocuk Tiyatrosu’na yetiştirmek için söz vermiştim. Oyunu yazmanı senden istemişlerdi, ama sen sonra benim üstüme yıkmıştın ve ben de yetiştiremiyordum işte. Oyun Hiroşima trajedisi üzerine kurulmuştu. Bir avuç küle dönen küçücük çocukların kısacık yaşamlarına ve şimdi Hiroşimalı çocukların kâğıttan yaptıkları turnaları anlatıyordu. Bu turnalardan bin tane yapıldığında ölen çocuklardan birinin dirileceği inancıyla çalışıyorlardı. Senin küçük Japon kızın ağzından yazdığın şiiri, bu nedenle, pek çok kez okumuştum son günlerde. Senin önerinle oyunun içine de koymuştuk dizelerini. İkisi birbirini mükemmel tamamlıyordu.”

Ve sonra ölür Vera’nın Nâzımı. Geriye dağlanmış bir yürek kalır, Vera’nın göğsünde taşıdığı. Bir türlü kabullenemez bu ölümü. Nâzım’ın hayaliyle konuştuğu bir günde, kocaman bir kutu gelir evine Vera’nın. İçerisinde de Nâzım’ın ölümünden yirmi gün sonra yazılmış bir mektup. O sevgi dolu kutunun içinden çıkan mektupta şunlar yazılıdır;

“Minik sarı parmakların ustalıkla yaptığı renk renk kâğıt turnalardan bir çelenk var kucağımda. Bir de mektup:

UNUTULMAZ İNSAN NÂZIM HİKMET,

Hiroşimalı küçük kızların armağanını kabul edin lütfen. Anınızın önünde başlarımızı minnettarlık ve saygıyla eğiyor, cenazenizin önüne yaptığımız binlerce turnayı, dünyaya özgürlük ve sonsuz barış taşıyan binlerce kuşu bırakıyoruz.

Değerli Nâzım Hikmet’e, ailesine ve yakın dostlarına, barış için savaşmayı sürdüren Hiroşimalı okul çocuklarından; Hiroşima kâğıt turnaları derneğinden.

23 HAZİRAN 1963.”

BİR KÜÇÜK TATLI MESELESİ 

Kahire’de Çek dostlarından biriyle karşılaşan Nâzım, beraberindeki Veray’la birlikte bu dostun peşine takılırlar. Mesele gene tatlıdır, ancak bu sefer bambaşka bir tatlı:

Nâzım, gerisinde çocukluğunun bütün tatlılarının yattığı camlı vitrinin önünde durdu:

Veracığım, tut beni! Şimdi burada ne varsa satın alabilirim! Öyle lezzetlidirler ki!

Hepsi de tıpkı Türkiye’deki gibi! Şu baklavaya bak, şerbeti nasıl sızıyor. Ah, hiçbir zaman böyle harika bir şey yememişsindir. Ağzım sulandı. Çok gülünç olduğumu biliyorum, ama elden ne gelir. Doğunun bütün bu hazinesini bir anda gövdeye indirmek isteği öldürecek beni!

Kahire’den ayrılmadan önce Nâzım bu tatlıcıya bir kere daha uğradı ve uzak yere götürmek için bir kutu baklava hazırlamasını rica etti. Şerbetinin akmaması ve erimemeleri için her türlü önlemi alarak yerleştirdiler kutuya baklavaları, ve en küçük bir delikten uçup gidebilecek mücevher tozunu paketler gibi paketlediler. Nâzım kutuyu renkli fiyongundan tutup kaldırdı ve bir debdebeyle, elini sıkarak vedalaşırken, tatlıcıya bu leziz şeyleri Moskova’da oturan ve hayatında hiçbir zaman gerçek baklava yememiş olan kendisi gibi Müslüman bir dostuna hediye olarak götüreceğini açıkladı. “Evet, tabii, her yerde Müslüman var, Moskova’da da. Elbette. Ya ne sanıyordunuz?”

Uçakta Nâzım kutuyu dizlerinde tutuyor ve parmaklarıyla fiyongunu çözüp bağlıyordu.

Şunu ver de yukarı koyayım, -dedim.

Dursun, yorulmadım, -dedi Nâzım.

Bir süre Nil üzerinde uçtuk. Çocukluğumuzun “mavi” Nil’i koyu sarı bir renkte görünüyordu yukardan. Gözlerimi ayırmaksızın bakıyordum pencereden. Bir süre sonra Nâzım’a döndüm. Fiyongu çözmüş, kutunun içindeki kâğıdı hışırdatıyordu.

Ne yapıyorsun? – diye sordum hayretle.

Baklava akmış mı akmamış mı bir bakayım dedim – diye yanıtladı.

Kutunun içine göz attım. Baklavalardan bir tanesi kayıplara karışmıştı.

Ama onu Ekber’e hediye olarak götürüyorsun,- diye anımsattım.

Çok var canım. Tam on parça. Hepsini birden yiyecek değil ya, uzun süre de kalmaz. Kurur. Lezzetini yitirir,- diye yanıtladı beni,- Kirovobad baklavasından da kötü olur…

Kutuyu yeniden bağladım, Nâzım sakinleşir gibi oldu.

Uyumuyor musun?- diye birkaç kez sordu bana.

– Uyumuyor musun?

Bir ara dalmışım. Gözlerimi açıp Nâzım’a baktığımda ağzı doluydu, avurtları şişmişti. Kutuya baktım, yırtılıp açılmıştı. Selefon kâğıtları paramparça olmuş, baklava da yarıdan aza inmişti.

Ne yapıyorsun Nâzım! -dedim sitemle.- Neredeyse hepsini bitirmişsin baklavanın!

Bilmiyorum! Kendimi tutamadım. Nasıl olduğunun farkına varmadan yemişim. Biraz daha kaldı, ama şimdi bunları yiyip bitirmek gerekiyor. Bu kadar az şey vermek ayıp olur,- ve bir saniye duraksamadan sonra geri kalan baklavaları da birbiri arkasına attı ağzına.

Tanrım, şimdi Ekber’e ne diyeceksin? -diye sordum

– Ne kadar üzülecek…

Canım, niye üzülecekmiş? – diye çabucak yanıtladı Nâzım.

– Kendisine baklava getirdiğimi bilmiyor ki. Öyleyse üzülmeyecek.

Şeremetyevo havaalanında uçaktan inip de Ekber’i gördüğümüzde Nâzım onu kucakladı ve şöyle dedi:

Oy Baba, babanız baklava getirdi size. Kahire’den. Hakiki baklava!

Ama yolda kendini tutamayıp hepsini yedi.

- Reklam -
Önceki İçerik2 çocuk annesi kadın başından vurularak öldürüldü
Sonraki İçerikAlmanya’da gündem 100 milyar euroluk harcama

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

4 × 2 =