HABER MERKEZİ – Her hafta sanat dersinde öğretmenimizin dağıttığı fonkartonlarla, şeffaf kağıtlarla, keçe, makas ve yapışkanla fenerimizi en güzel şekilde bitirmek için gayret ediyorduk.

Bitiren öğrenci fenerini gururla hem arkadaşlarına hemde heyecanlı bir şekilde öğretmenimize gösteriyordu. Öğretmenimizin fenerini gösteren öğrencisine iltifat etmesi hepimizi hırslandırıyor ve hemen gösterme sırasının bize gelmesini bekliyorduk.

Yalnız sanat dersinde hazırlıklar yapmıyorduk.

Müzik derslerinde haftalarca şarkılar ezberliyorduk. Dersin sonundada hep bir ağızdan öğrendiğimiz şarkıları söylüyorduk. “Sankt Martin, Sankt Martin, Sankt Martin ritt durch Schnee und Wind, sein Roß das trug ihn geschwind…“ Şarkı bize Sankt Martin adında bir adamın, soğukta atıyla giderken, yolda bir yoksulu görünce, mantosunu kılıcıyla ikiye böldüğünü ve onu üşümekten kurtardığını anlatıyordu.

Bu şarkı bize günün önemini anlatırken diğer şarkılar parlayan fenerlerden bahsediyordu. “Laterne, Laterne. Sonne, Mond und Sterne. Brenne auf mein Licht. Brenne auf mein Licht. Aber nur meine Liebe Laterne nicht. Laterne, Laterne…“ “Fenerim, fenerim. Güneş, ay ve yıldızlar. Işığım yansın. Işığım yansın. Yalnızca sevgili fenerim yanmasın. Fenerim, fenerim.”

“Ich geh mit meiner Laterne und meine Laterne mit mir.
Da oben leuchten die Sterne, da unten leuchten wir.
Der Hahn der kräht, die Katz miaut. Rabimmel, rabammel, rabumm…“
“Ben fenerimle gidiyorum ve fenerim benimle geliyor. Yukarıda yıldızlar parlıyor bizde aşağıda parlıyoruz. Horoz ötüyor, kedi miyavlıyor. Rabbimmel rabammel ra bum bum bum.”

Severek ezberlediğim şarkılardan bir tanesi de şuydu: “Durch die Strassen, Auf und nieder leuchten die Laternen wieder Rote, gelbe, grüne, blaue, lieber Martin, komm und schaue“ olmuştu. “Sokaklar arasından, bir yukarı bir aşağı yine fenerler yanıyor kırmızı sarı yeşil mavi sevgili Martin gel bunu sende gör.”

Bu şarkılarda fenerlerin her daim yanması ve etrafı aydınlatmasına dair beklentileri seslendiriyorduk.

Sankt Martin Alayına son hafta kala öğretmenimiz neler getirmemiz gerektiğini, saat kaçta ve nerede buluşup ayrılacağımıza dair hatırlatma yapıyordu. Velilerimize de bununla ilgili mektup gönderiyordu.

Ben ilkokul zamanında bir kere Sankt Martin alayına katılmıştım. Ondan önce hep merak ederdim; okulda akşamları buluşmak nasıl bir duygu ve karanlık sokaklarda gezmek nasıl bir his diye.

İlkokul 4. Sınıfta babaannemle ilk kez katıldığım alay ile hevesimide almış oldum.

Her yılki gibi 11 Kasım için hazırlıklarımızı yapmıştık. Burada hemen şu soruyu soruyorum: Neden o tarihte alaya çıkılıyor?

Tarihi olayı şu şekilde özetleyebilirim: 11 Kasım, Fener şarkılarının birinde de anlattığı gibi, romalı bir asker olan Sankt Martinin hayırlı bir davranışından dolayı rüyasına Hz İsa’nın (as) girmesi üzere onun mübarek bir zat olduğuna inanılması ve onun defin edildiği tarih, yani 11 Kasım onu anma tarihi olarak belirlenmiş olmasıdır.

İşte yine o tarihe gelmiştik. Herkesin iple çektiği o günün akşamı hazırlanıp babaannemle birlikte okula gittik. Sınıfta arkadaşlarımı ve öğretmenimi görünce heyecanım artmıştı. Öğretmenimiz herkesin hazır olmasını ve fenerlerimizi, ucunda küçük bir lamba asılan çubuklarımıza takmamızı istedi. Herkes Işık’larıyla karanlık sokaklarda gezmeye hazırdı.

Sıralı bir şekilde sınıftan koridora, koridordan binanın çıkışına, çıkıştan okulun teneffüsüne, oradan da sokağa doğru yürüdük. Tabii alayımızın başında adını andığımız atında oturan uzun mantolu Sankt Martin de gidiyordu.

Bir müddet sonra öğretmenimizin komutuyla hep birlikte ezberlediğimiz şarkıları bir bir sokaktan sokağa söyledik. Fener Alayı Işık’ların karanlığı aydınlatıp, karanlıkta dahi bir ışığın yanabileceğini göstermek için yapılıyordu.

Yaklaşık bir saat yürüdükten sonra geniş bir alanda, kocaman bir ateşin etrafında dönmeye başladık. Bu eylem ise yine Hristiyanlık inancına ait bir görenekti.

Buradan sonra okula geri döndük. O günün özel bir yanı daha vardı. Sankt Martin Zug bitince Weckmann dağıtılıyordu. Weckmann, o da ne? O gün için çocuklara dağıtılan tatlı bir ikram diyebilirim. Weckmann, elinde piposunu tutan, gözleri iki kuru üzümden oluşan mayalı hamurdan yapılmış bir çörek adam.

Kutlamadı yapılan bu günde insanların birbirlerine merhamet etmesi ve yardımcı olması hatırlatıyor.

Ben İslam’ın önderlerine, kendi rehberlerimize bakınca karşımda öncelikle insani değerler açısından karşımda uçsuz bucaksız Denizler Deryalar görüyorum. Çocuklarımız için o güzel şahısların varlıklarını günümüze getirecek şekilde ne gibi aktiviteler yapabiliriz, düşüncesi hepimizde var. Belki gurbet dediğimiz bu yerde dört büyük Halifeleri tanıtabiliriz ve onları büyük organizasyonlarda anarken Efendimiz (sav) detaylıca anlatmaya dair fırsat bulabiliriz.

Dinler arası benzerliklerimizi birbiriyle buluşturup birbirimizi anlarken Alman kardeşlerimize de İslam’ın güzelliklerini yakından yakından anlatabiliriz.

- Reklam -
Önceki İçerikTürk avukata ölüm tehdidi
Sonraki İçerikCanan Karatay ‘genç görünmesinin’ sırrını açıkladı

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.