Vahabzade 1937 yılında Sovyet hükümetin binlerce Azerbaycan aydınını kurşuna dizmesiyle ecdadımızdan kanımıza geçen gayret kanının donmasına sebep olmuştur, der. Bundan dolayı da güneş ışığının bu buzu çetin eriteceğini ifade eder.

Bağımsızlık yıllarının arifesinde gerekleşen iki hadise şairi çok etkiler. Sözü edilen olayı şu sözlerle anlatır: 1988 yılında Bakü’de olağan üstü hal ilan edildiğinde Sovyet tankları Bakü sokaklarında tur atıyordu. Köşede duran Sovyet tankları, insanları ateş ederiz diye azarlıyorlardı. Bunun üzerine birkaç kadın hiddetlenip tankların önüne kendilerini attılar. -Atmazsan insan değilsin, dediler.

Diğer kadın:

-Rus ordusu tarih boyunca işgalci oldular, niçin bundan utanmıyorsunuz, deyip askerlerin yüzüne.

Askerler hakaret edince etraftaki erkekler ellerindeki taşlarla tanklara saldırdılar. Askerler gitmek istediğinde, bir kadın tankın önünde durdu:

-Hadi üzerime sür bakalım, nasıl süreceksin? Diye çıkıştı.

Ben bunları gördüğümde kendi kendime:

-Böyle kadınları olan millete ölüm yoktur, dedim.

Diğer hadise de en az birincisi kadar beni heyecanlandırmıştı:

16 Ocak 1990 tarihi idi. Akşam vakti dışarıdan yükselen Allahu Ekber nidalarını duyunca hemen dışarı çıktım. Bize yakın mescidin minaresine 5, 6 kişinin çıktığını gördüm. Onların ellerinde ülkemizin üç renkli bayrağı dalgalanıyordu. Bu gençler bayrağımızı minarenin tepesine diktiler sonra da Allahu Ekber diyerek haykırmaya başladılar.

O gençler 20, 25 yaşlarında idiler. Aman Allahım! Bu bayrağın bu kadar mukaddes olduğunu onlar nerden biliyordu. Onlara bunu kim öğretmişti. Allahu Ekber sadasını yüreğine vird edenlerin dillerinin kesildiği bir dönemde dünyaya gelenler bu mukaddes kelimelerin anlamını nerden biliyordu? Kulaklarının işitmediği, gözlerinin görmediği, dillerin söylemediği bu mukaddes bayrak ve Allahu Ekber nidası onların ruhlarına kazınmış, kan yaddaşında yaşıyormuş. Onlar gizli bir ateş gibi içlerinden tutuşup geldi. Bu ilahi sırra nasıl bigane kalırsın?

Ruhumun senden ilahi, budur ancak emeli,

Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli,

Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli,

Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

Despotizmin insan tabiatına nasıl zarar verdiği, yürekleri, vicdanları ne derece yaraladığını şair şiirlerinde ustaca dile getirir. Mısraları bazen hayatın kendisi gibi sertleşir, bazen de derinleşir, isyankar çıkışlar artar:

 Azatlık adına meydan okuduk,

Fikrin, düşüncenin azatlığına.

Sustuk, Bahtımıza asi değildik.

Evet, dert budur ki, biz öyle bildik.

Böyledir kural.

Bizden de mutlusu yoktur dünyada.

Şarkı da okuduk: ²talihliyiz biz.

Gül gibi açıldı dileklerimiz²

El azattır,

Tel azattır,

Ana vatanda,

Dil azattır

Hangi derdimizi demişiz ki, biz,

Üstelik azattır dedik, dilimiz!

De, nereye sığar, nere ey zaman,

Bu derece tahkire halkın sabrı,

Dede Korkut gibi dedesi olan,

Milletin özüne dede araması?

Baskı ve şiddetin hüküm ferma olduğu bu dönemin hemen akabinde yıllardır özlemini çektikleri, aydınların, eserlerinde ve farklı mahfillerde ima yoluyla ifade ettikleri azatlık dönemi gelir. Hasretle beklenilen azatlık da hiç kolay elde edilmez. Şair, bir eserinde insan hürriyetini yitirince dünyaya da hayallerin sığmadığını, bundan sonra felaketlerin ardı arkasının kesilmediğini dile getirir:

Azatlık elden gitti mi?             

Dünya da hayale darısgal gelir,

İnsan azatlığı yitiren kimi,

Bütün felaketler dalbadal gelir.

Vahabzade, eserlerinde azatlıklarını ellerinden alanları eleştirir. Ülkesini işgal edenlerin gelip evlerini soyduklarını, kendilerini vahşi olarak gördüklerini dile getirir. O, yavuz hırsız misali suç bastıranlara karşı Bu vahşi dediğin sensen, yoksa ben? mısrasıyla haykırır:

Demir zindanlara saldılar bizi,

Paris’e taşıyıp servetimizi,

Gelip evimizde bizi soydular,

Ancak adımızı vahşi koydular

Bir soruşan yoktu bu gelmelerden,

Bu vahşi dediğin sensen yoksa ben?

Adet anane de mahvolur artık

Biz talan olmuşuz öz evimizde

Bu mahir hırsızlık, Bu talancılık

Belki medeniyet sayılır sizde!

Azatlığın her milletin hakkı olduğuna inanan Vahabzade bu ulvi payeyi elde etmek için milletin gayret göstermesi gerektiğine inanır. Böylece kölelik damgasından, başkalarının idaresi altında ezilmekten kurtulacağını işaret eder:

Bir halk için sefalet,

Ya açlık, ya felaket,

Bir öyle zillet değil.

Millet kul olsa,

Ayaklara çul olsa,

Fikirce yoksul olsa,

O zaman millet değil.

Aşkında, gayretinde,

Şerefinde adında

Bir de… Azatlığında.

Ama o öz halkını köle değil, kul değil,

Azat görmek istiyor.

Halkın yüreğindeki kölelik damgasını,

O kaldırmak istiyor.

En tabii hakkıdır azatlık her milletin,

Birinci evladıdır liyakat hürriyetin.

Esir halkın dünyada ne yeri var, ne sesi.

Esir halkın yerine kanan da özgesidir,

Gören de özgesidir, konuşan da özgesi!

Halkın azatlığıdır,

Halkların arasında itibar vesikası!

Bir halkın ki yerine düşünürler, anlarlar

O halkı ne sanırlar?

Hanı hanı bes onun özünün liyakati?

Millet saymak olur mu esir olan milleti?

Hanı hanı bes onun öz kemali, öz dili?

Kim seçti yad milleti başkasının vekili?

 

Vahabzade azatlığın halk tarafından arzulanmasını, gerektiğinde bu uğurda canların ortaya konulması gerektiğie inanır. Milletin azatlığı kelimelerin dar çerçevesi içerisinde hapsedilmeden kurtarılıp fiiliyatla ortaya konulması gerektiğinde inanır:

Şimdi azatlığı hisseder bu millet

Tatlı arzu gibi, hoş niyet gibi.

Henüz azatlığı derk etmez anacak

Bir ihtiyaç gibi, zaruret gibi.

Öyle konuşuruz… Bes amel hani?

Sözler yürekteki dağı eritmez.

Zaruret bilmezse azatlığını

Halk onun yolunda ölüme gitmez.

 Budur ilk borcumuz, ilk vazifemiz.

Demişem kardaşım, deyirem gene,

Halkın nazarına azatlığı biz

Kaldırak zaruret seviyesinde.

Milletin azatlık için bir bedel ödemesi gerektiğine inanan şair, azatlık için de insanların mücadele etmesi gerektiğine inanır. Milletin mücadele vermeden, azatlığın bedelini ödemeden elde edeceği azatlığa karşı çıkar:

Azatlık alınır, yâddan umulmaz,

Azatlık verilmez armağan tekin,

Verilen azatlık, azatlık olmaz,

Başka bir rengidir o, esaretin.

Şereftir ölmek de azatlık için,

Bu meslek değmez mi bütün dinlere?

Deyirem aşk olsun dünen ve bugün,

Azatlık yoluna can verenlere.

Vahabzade ülkesinde ev sahibi iken nasıl misafir olduklarını, fikirlerin kendilerine aitken eserlerin nası başkanın olduğunu bir şiirinde şu mısralarda dile getirir:

Hiç kimse incinmesin koy bizden,

Yandık yâd evinde bir çırak gibi.

Buyur, diye diye hürmetimizden

Konağı eyledik evin sahibi.

Yâdlara abide yükseltip, dedik,

İşçilik bizimdir, ustalık senin.

Çok zaman özgeye kulluk eyledik,

Beyin bizim oldu, eser özgenin.

Saldık özümüzü özümüz gözden,

Kül ile oynadık el çekip közden.

Ülkeler nur aldı şafağımızdan.

Güneş bizim oldu, seher özgenin.

Benim servetime cihan göz dikti,

Servetim, varlığım ona gerekti,

Babam yer işledi, babam yer ekti,

Emek bizim oldu, ürün özgenin.

Açtı sinesini bize bu toprak,

Alemi bezeyip lüt olduk ancak. 

Meydanda çapsak da herkesten kabak

Hüner bizim oldu, nimet özgenin

Altın bizim oldu, kemer özgenin

Bahtiyar Vahabzade uğrunda mücadele ettiği azatlığı sanatının son döneminde görme bahtiyarlığına eren Azerbaycan aydınlarındandır. Yıllardır eserlerinde özlemini çektiği, her vesileyle Azerbaycan’ın bağımsızlığına kavuşacağı günler.

 HABER: ERDAL KARAMAN

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

2 + 19 =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.