Foto: Foto: Ü. Bilir/ 1934 doğumlu M. F. De Coninck beş çocuk ve altı torun sahibi, Belçikalı bir hanımefendi.

HABER MERKEZİ – Güneşli bir kış günü oğlumu okul çıkışında oldukça üzgün bir hâlde buldum. Dokunsan ağlayacak gibiydi. Oysa beni her zaman şen şakrak bir şekilde beklerdi. Telaşla ne olduğunu sordum. Fakat soruma, bir soruyla karşılık verdi:

Benim oma ve opa beni neden hiç almaya gelmiyor?

Dağarcığımda altı yaşındaki bir çocuğun sorduğu bu soruyu yanıtlayabilecek hiçbir sözcük yoktu. Son üç yıldır yaşadığımız sürgün hayatında nedense hep kendi mahrumiyetlerimize odaklanmış, minik bir bedenin kırılganlıklarını, özlemlerini ve beklentilerini hiç hesaba katmamıştık.

Takip eden günler hep kendimi suçlamakla, her iki dedesi ve ninesi de sağ olan oğlumun mahrumiyetine isyan etmekle geçerken; oğlumun özlemini çektiği ‘oma’ bir gün ansızın kapımızı çaldı.

***

Eşimle şiddetli bir tartışma yaşadığımız bir Mart sabahı oğlumu okula bıraktım. Biz evden ayrılınca, eşim bir daha dönmemek üzere evi terk etmişti. Okul çıkışı eve geldiğimizde, oğlum her zamanki gibi ilk annesini sordu. “Annen gitmiş” dememe aldırmadan evin tüm odalarını defalarca dolaştı. Ardından koyu karanlık çökünceye değin kâh kapının ardında kâh sokak tarafındaki kocaman pencerenin önünde umutla annesini bekledi.

Aynı umutlu ve sabırlı bekleyiş ertesi gün de devam ederken, birden kapı çaldı. Büyük bir umutla açılan kapıda yazık ki annesi değil, başka bir kadın duruyordu.

Yan komşumuz olan ve o güne kadar sadece ‘günaydın, merhaba’ laflarından öteye gitmeyen, sınırlı bir diyaloğumuzun olduğu yaşlı Flaman kadının kapımızı çalmasına oğlum kadar ben de şaşırmıştım. Ancak o resmiyeti bir yana bırakarak doğrudan konuya girdi.

“Ufaklık sıcak bir şeyler yedi mi” diye sordu. Cevabımı beklemeden de devam etti “Gördüm, karın bavulunu arabaya yükleyip gitti. Ancak bu çocuğun doğru dürüst bir şeyler yemesi lazım. Elinden gelmiyorsa, bana götürüp ona bir şeyler yedireyim” dedi.

Merak etmemesini, az çok yemek yapmayı bildiğimi, oğluma bakabildiğimi söyleyerek teşekkür ettim. Anlaşılan Maria benim laflarıma pek aldırış etmemişti. Çünkü o günden sonra kapımızı düzenli olarak çalmaya başladı.

Bazen oğlumun sevdiği çikolata ve şekerlemelerle geliyor, bazen de “bu yaşta bunları yemesi önemli” diyerek eline mutlaka bir meyve tutuşturuyordu. Fakat hem Maria’nın hem de oğlumun en çok sevdiği şey, akşam saatlerinde müzik çalarak sokaktan geçen dondurma arabasıydı.

Dondurmacı sokağın başında belirince Maria oğlumun elinden tutuyor, hangi dondurmayı istediğini soruyor, sonra da “hadi bakalım önce ‘oma’ için bir öpücük” diyerek aldığı dondurmayı ona uzatıyordu.

Peki, eşimin bizi terk etmesiyle ansızın hayatımıza giren Maria kimdi? Bembeyaz saçları ile yaşlı bir meleği andıran Maria Françoise De Coninck hayatın her türlü cilvesini görmüş, âdeta kitaplardan fırlamış bir masal kahramanı gibiydi. 1934 yılında doğan ve sonrasında hep aynı küçük şehirde yaşayan Maria beş çocuk ve altı torun sahibiydi.

Sağlığı yaşına göre gayet iyiydi, ancak insanı hayrete düşüren en ilginç tarafı hafızasıydı. Yaşadığımız sokaktaki evleri belleğine birer numara olarak kodlayan Maria; bu evlerde üç kuşaktır kimler yaşamış, hangi evin sakinleri rahmetli olmuş, kimler evini satıp mahalleden taşınmış, onların evlerini kimler almış hepsini ezbere biliyordu.

Elbette sokak sakinlerinin milliyeti, meşrebi de gözünden hiç kaçmıyordu. Alıcıları böylesine açık olan birinin, kapı komşusu olan bizlerin hayatına bigâne kalması düşünülebilir miydi? Elbette hayır.

Sonradan anlattığına göre Maria aslında mahalleye taşındığımız günden itibaren bizi izlemeye almış, biz hiç farkında olmadan yaşadığımız acı tatlı anlara tanık olmuştu. Şahit olduğu bu anlardan birinde oğlumun pencere önünde, üzgün bir şekilde evden giden annesini beklediğini gören Maria ertesi gün kapımızı çalmış; sonrasında da oğlumun özlemini duyduğu ‘oma’ oluvermişti.

Ancak her güzel şeyin kısa sürdüğüne dair yaygın bir kanaat vardır. Maria yine kapımızı çaldığı bir gün artık evinin merdivenlerini çıkmakta zorlandığını, çocuklarının kendisi için düzayak bir apartman dairesi aradığını söyledi. Ömrünün büyük bir bölümünü geçirdiği evinden gidecek olmanın üzüntüsü onun yüzüne, ansızın oğlumun hayatına giren bu sevimli ‘oma’yı kaybedecek olmanın hüznü de bana düştü.

Evet, Maria gidecekti. Ancak gitmeden bizden başka, başı darda kalan bir ailenin daha hayatına dokunması gerekiyordu. Maria’ya komşu olduğumuz eve taşınmadan önce tam 35 eve kiracı olarak talip olmuştuk.

Ancak çoğu ev sahibi yaşadığı olumsuz tecrübelerden dolayı göçmenlere ev vermek istemiyordu. Hatta dört çocuğu olan, onlarca ev bakmasına rağmen ev sahiplerinden hiçbir olumlu yanıt alamayan bir arkadaşım, hâlâ ev aramaktaydı.

Maria’nın taşınma planını öğrendiğim gün, çekinerek evini ne yapacağını sordum. Kiralayacağını söyleyince, “Benim bir arkadaşım var. Dört çocuğu ile ev bulmakta zorlanıyor, ancak güvenilir bir insan, evi ona vermeyi düşünür müsünüz” dedim.

Maria önce yaşından beklenmeyen bir muziplikle “Yoksa onu da mı karısı terk etti? diye espri yaptı, ardından sevgiyle omzuma dokunarak “Senin gibi biriyse, gelip eve baksınlar. Beğenirlerse, ev onlarındır” dedi.

Bediüzzaman hazretleri 24. mektubunda “Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır” der. Ağustos ayının ortalarında posta kutumuza atılan bir not Maria ile yaşadığımız güzel ve anlamlı günlerin de böylesine “bir ân-ı seyyâle” olduğunu bize haber veriyordu.

‘27 Ağustos Salı günü taşınacağını söyleyen Maria, nakliye arabasının saat sabah sekizde kapıda olacağını, dolayısı ile kapısının önüne araç park edilmemesini değerleri komşularından rica ediyordu’.

Posta kutusundan çıkan notu “Maria bize bir mektup yazmış” diyerek kelimesi kelimesine oğluma okudum. Gözleri tıpkı annesinin evden gittiği günkü gibi doldu ve şunları söyledi: Papa, lütfen Maria gitmesin!

Ancak vakit gelmişti, Maria kesinkes gidecekti. Fakat Maria kimdi? Maria masum bir çocuğun göz yaşlarına gönderilmiş teselliden başka bir şey değildi. Allah yirmi gün boyunca elli euro ile çocuğuna nasıl bakacağını düşünen, koca bir ramazan ayı boyunca kimsenin kapısını çalmadığı, verdiği bir selamın bile alınmadığı, çaresiz bir babadaki emanetini unutmamış; o masum başı okşaması için bir ‘oma’ göndermişti.

- Reklam -

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

8 + four =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.