‘Eğitim, iyileştirme, araştırma, biyolojik türlerin korunması’ gibi amaçlarla meşrulaştırılsa da hayvanat bahçeleri (Zoo) insanın hırslarını ve egosunu diğer canlılar üzerinde ‘hayvanca’ tatmin ettiği hapishanelerden başka bir şey değil.

Krefeld Hayvanat Bahçesi’nde çıkan ve 30 maymunun yanarak feci şekilde can verdiği yangın kamuoyunda ciddi tartışmaların fitilini ateşlerken, duyarlı insanları derin bir üzüntüye boğdu. 02 Ocak 2020 tarihindeki anma etkinliğine yüzlerce insan katılırken, hayvan severler yaşamını yitiren maymunlar için saygı duruşunda bulundu, mum yaktı ve ölen maymunlar anısına çiçek bıraktı. Çoğumuz alevler içinde can veren maymunlara üzülürken, Alman hayvan severlerin ortaya koyduğu bu duyarlı tavır karşısında duygulandık.

Gelgelelim yılbaşı gecesi yaşanan bu felaketle ilgili tanık olduğumuz duyarlılıkta eksik olan bir şeyler var. Birincisi davranışları ile insanda sempati uyandıran sevimli maymunlar için gösterdiğimiz duyarlılığı, onların yaşamını yitirmesi nedeniyle duyduğumuz üzüntüyü savaş esnasında ölen masum insanlar, kaçış yollarında telef olan çocuklar, açlığın ve salgın hastalıkların pençesinde yaşama veda eden bebekler için hissediyor muyuz? Sizi bilmem ama ben örneğin Akdeniz ve Ege’de hayatını kaybeden sığınmacıların ardından yüzlerce insanın akın akın sahillere koşup saygı duruşunda bulunduğunu, mum yaktığını, onların anısına denize çiçek bıraktığını görmedim. Üç beş duyarlı insan dışında yazık ki refah düzeyi yüksek ülkelerde hayvanlara gösterdiğimiz sevgi ve yakınlığı yoksulluk ve ezilmişlik dışında hiçbir günahı bulunmayan insanlardan esirgiyoruz.


Oysaki alevler içinde can veren maymunlar kadar bombalarla havaya uçurulan, füze ve roketlerle hayattan kopartılan, kalaşnikof mermileriyle delik deşik edilen masum kadınların, çocukların ve bebeklerin de bir canı var.


Doğal ortamlarından alınıp alevlere teslim edilen maymunlar kadar kendi yurt ve yuvalarından zorla çıkarılan, kaçış yollarında ve kamplarda ölüme itilen minik bedenlerin de yaşamaya hakkı yok mu? Dürüst olalım maymunların alevler içinde can vermesi karşısında acıyan yüreğimiz Kuzey Ege’nin soğuk sularında boğulan bebekler karşısında aynı şekilde çarpmıyor. Maymunları ölüme götüren ihmal ve hataları sorguladığımız kadar binlerce insanı ana vatanlarından sürüp çıkaran; açlığa, aşağılanmaya, hatta ölüme mahkûm eden diktatörleri ve onların Batılı hamilerini hesaba çekmiyoruz. Doğal yaşam alanlarından uzaklaştırdığımız hayvanları suni olarak soğutulan veya ısıtılan barınaklarda tutsak ederken; aç, yoksul, evsiz ve diğer yardıma muhtaç insanların soğukta donması, sıcak altında kavrulması karşısında kılımız kıpırdamıyor.

Bu işin bir yanı. Meseleye hayvan hakları açısından baktığımızda da iki yüzlü, vahim bir tabloyla karşılaşıyoruz. Refah ve haklarını göz önünde bulundurduğumuzu iddia ederek hayvanları kendi merak, fantezi, beklenti ve hırslarımız için özgürlük katili hayvanat bahçelerinde tutuyoruz. Güya onları doğal yaşam alanlarına eş değer koşullarda besliyor, çoğaltarak/üreterek yeniden doğaya salmak için koruyor, insanlara hayvan sevgisi aşılamak için sergiliyoruz. Gerçekte ise onları süslü söylemlerimizin aksine bencilliğimizin birer tutsağı hâline getiriyoruz.

Sömürgeciliğin talihsiz miraslarından biri olan bugünkü hayvanat bahçelerini belirli canlı türlerinin beslendiği, araştırıldığı, korunduğu ve güzel amaçlar için sergilendiği yerler olarak görmek yazık ki mümkün değil.

Eldeki arkeolojik bulgulara ve tarihi kaynaklara göre geçmişi Eski Mısır ve Çin’e dayanan hayvanat bahçeleri şimdilerde bilimsel gerekçe ve amaçlarla meşrulaştırılsa da özünde insanların gösterişlerini, ego ve doyumsuzluğunu hayvanlar üzerinde tatmin etmesinden başka bir şey değil.


Önceleri güç ve iktidar sahibi insanlar hayvanları kendi zevk ve kriterleri doğrultusunda barınaklara doldururken, zengin ve güçlü toplumlar yağma ve sömürülerini zamanla hayvanlara kadar genişletti ve hayvanat bahçelerini bize miras bıraktı.


Tarih boyunca yırtıcılığı, yetenekleri, gücü, görkemi ve önemsenen sair özellikleriyle insanoğlunun sahip olmak istediği bazı hayvan türleri yakalanma, zincire vurulma, kafeslere tıkılma, parmaklıklar ardına konma gibi zulümlere maruz kaldı. İnsanoğlu lütfedip günümüzde hayvanat bahçesi denen bu hapishanelerden parmaklıkları kaldırdı. Ancak hayvanat bahçelerinin yakın tarihine kısa bir bakış, insanoğlunun bu mekânlara yüklediği anlam ve misyonun masum olmadığını gösteren olayları gözler önüne seriyor. Savaş esirlerini aşağılamak ve ‘hayvanca’ muameleye tabi tutmak için zaman zaman toplama kampı ve askerî hapishane olarak kullanılan hayvanat bahçeleri, 19. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar egzotik, yaban(cı) ve öteki olarak algılanan insan türlerinin medeni Batılılara teşhir edildiği mekânlar olarak da hizmet vermiş. Wikipedia’nın aktardığı rakamlar doğruysa 1870-1940 yılları arasında sadece Almanya’da 300 insan grubu hem Almanların merakını gidermek hem de kazanç elde etmek için hayvanat bahçesi, sirk ve diğer mekânlarda teşhir edilmiş. Örneğin bugün çoğu kişin hayranlıkla gezdiği Hamburg’daki Tierpark Hagenbeck’in kurucusu ve parmaklıkların olmadığı doğal ortamlı hayvanat bahçesi konseptinin mimarı olan Carl Hagenbeck (1844-1913) hayvanları yakalayıp Almanya’da sergileme işinden istediği paraları kazanamaz olunca girişimciliğini konuşturmuş ve bu kez Lappland, Afrika ve Güneydoğu Asya gibi bölgelerden getirdiği insanları teşhir etmek suretiyle köşeyi dönmüş. Almanca Völkerschau olarak adlandırılan bu ‘sergiler’ her ne kadar yaban(cı) insanların günlük yaşamını ve kültürel pratiklerini otantik bir şekilde tanıtma iddiasını taşıyorsa da bu insanların Avrupalıların ön yargı ve üstünlük kompleksini besleme amacıyla teşhir edildiği; nakil, barınma, sağlık ve beslenme bağlamında karşılaştıkları muamelenin en azından bugünün değerleri ışığında ‘insani’ olmadığı eleştirel tarih yazımının altını çizdiği bir husus.

İşin ilginç tarafı ne biliyor musunuz? ‘Antropolojik sergi’ adı altında insanları hayvanat bahçesi, sirk, pazar yeri, tiyatro gibi mekânlarda teşhir eden ve o günün koşullarında ziyaretçi akınına uğrayan bu atraksiyonların önünü alan garip bir şekilde yine Nazilerin ırkçı takıntıları. 1940 yılında yürürlüğe soktukları bir yasa ile ‘siyahilerin’ sahneye çıkmasını yasaklayan Naziler, o zamana kadar oldukça olağan karşılanan bu ‘insan sergilerini’ de ortadan kaldırmış.

Hayvanat bahçeleri günümüzde yüksek bütçeli PR kampanyaları, bilim ve hayvan refahı odaklı projeleri ile kendilerini bilimsel araştırmaların, biyolojik tür koruyuculuğunun, hayvan sevgisinin, doğal çeşitliliğin adresi olarak lanse ediyor. Yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bazı türlerin üretilip yeniden doğaya salınmasını, risk altındaki türlerin koruma altına alınmasını varlık ve faaliyet gerekçeleri olarak sunuyorlar. Devlete ait parklar kurumsal varlığını sürdürebilmek için kamusal kaynakları kullanırken, özel sektör tarafından işletilen hayvanat bahçeleri hayvanlar üzerinden milyonlarca dolar kazanıyor.

Ancak bu uygulamaların hiçbiri hayvanları doğal koşullarından uzaklaştırmak, onların özgürlüğüne mâni olmak için haklı bir gerekçe olamaz. Kaldı ki çocuklara hayvan sevgisi aşılamanın alternatifleri de yok değil. Örneğin fiziki hayvanat bahçelerinin yerini neden tümüyle VR parklar almasın? Hayvanların dünyasını, görkemini ve sevimliliğini sanal koşullarda görmek çocuklarımız için daha eğitici olmaz mı? Risk altındaki türleri doğal ortamlarında koruma altına almak daha etik ve tutarlı değil mi?

Kendi merak, fantezi ve çıkarlarımız uğruna hayvanların özgürlüğünü, doğasını ve haklarını ihlal ettiğimiz hayvanat bahçelerini kapatmanın artık zamanı geldi.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

ten + twelve =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.