Oldukça üzgün olduğu anlaşılan otuzlu yaşlarda bir kadın, onunla aynı yaşlarda gözüken bir adam ve beş yaşında gösteren bir oğlan çocuğundan oluşan bir aileydi.

Önü demir parmaklıklarla çevrili binadan içeri girdiğimizde bizi bir tercüman karşıladı. Form doldurma, fotoğraf çektirme, parmak izi verme işlemlerinin ardından sağlık kontrolü için tekrar sıraya girdiğimizde önümüzdeki aileye aşina olmuştuk artık. İlkin aynı yaşlarda sayılabilecek çocuklarımız utangaç gülümsemelerle birbirlerine yaklaştı ve oynamaya başladılar.

Aile ile anlaşabileceğimiz ortak bir dil olmadığını anlayınca, çocukların konuştuğu gülümseme dilini hemen biz de öğrendik. O gün öğleden sonra geç saatlere kadar süren işlemler boyunca birbirimize sürekli gülümsedik sadece.

İkinci gün aynı binaya geldiğimizde bizi bu kez büyük bir bekleme salonuna aldılar. İçinde elliden fazla kişinin bulunduğu, büyük ve oturaklarla bölünmüş salonda kendimize zar zor bir yer bulduğumuzda; çocuğun yanımızda olmadığını fark ettik.

Telaşla etrafa bakınırken, çocukların çoktan birbirini bulduğunu, salonun ortasında oyuna tutuşmuş olduklarını hayretle gördük. Biz karşılıklı meyve ve bisküvi ikramında bulunarak samimiyeti artırırken, çocuklar aralıksız oynuyordu. Öğle arasında binanın karşısında bulunan parkın ağaçları altında oturduğumuzda sanki uzun zamandır tanışıyormuşçasına bir arada zaman geçirdik.

Bir hafta sonra görüşme randevumuz gereği aynı salona gittiğimizde, bu kez ilk yaptığımız iş sürekli gülümseyen dostlarımızı aramak oldu. Bulduğumuzda el sıkıştık. Kısa bir bekleyişin ardından sorgu sual maratonu gelip çatmıştı. Eşler birbirinden ayrı olarak görüşmeye alınırken, diğer eşin çocuk ile birlikte dışarıda beklemesi gerekiyordu.

Sorgu sırası hanımlara gelince, çocuklara bakma nöbeti biz erkeklere kaldı. Çocukları kendi hâllerine bırakarak, adamla çat pat konuşmaya başladık. Üç gün birlikte zaman geçirmemize rağmen, nedense birbirimize nereli olduğumuzu sormayı hiç akıl edememiştik. Kırık dökük İngilizcem ile sorduğum soruya adam iki kelimeye iki dil sığdırarak cevap verdi:

“From Srbija”

Adamın Sırp olduğunu anladığımda yüzümdeki gülümseme devam ediyordu etmesine, ama ön yargılarım beni çoktan ele geçirmişti. Daha önce ne Sırbistan’a gitmiştim ne de canlı kanlı bir Sırp görmüştüm. Adam bir şekilde Türkiye ile ilgili bilgisinin İstanbul ismi ile sınırlı olduğunu söylemeye çalışırken, ben de Belgrad diye karşılık veriyordum.

Ancak aklım çoktan Birinci Kosova Meydan Muharebesi’nin yaşandığı yere uçup gitmişti. Parlak bir zaferle biten meydan savaşının ardından Miloş Obiliç’in Murad-ı Hüdavendigâr’ı nasıl kalleşçe hançerlediğini düşünüyor, ardından binlerce masum Müslümanın katledilmesine sebep olan Miloşeviç gözümün önüne geliyordu. Sırpların Türklerden alamadığı intikamı Bosna Herseklilerden almak için onları savaş sırasında işkence ile öldürdüğünü, gazetelerde okumuştum.

Ben bunları düşünürken vicdanım gülümsemeye devam eden dostuma haksızlık ettiğimi söylemiş olmalı ki, onu kafamdaki diğer Sırplardan ayıracak bir formül buldum. Adam ve ailesi Sırbistan’ı bırakıp geldiklerine ve iltica talebinde bulunduklarına göre, demek ki Sırbistan’dan kaçmak durumunda kalan azınlık bir grubun üyesiydi. Belki de Sırp tarafında kalan bir Müslümandı. Kafamı kurcalayan sorunun cevabını çok geçmeden, bağırarak konuşan görevli kadın adamın adını iki kez anons edince hemen aldım.

Adamı ön yargılarımın pençesinden kurtarmak için bulduğum çare işe yaramamıştı. Ad ve soyadına bakılırsa adam yüzde yüz Sırp idi. Ben “demek ki iyisi de varmış” diye düşünürken, görevli kadın adamı yanına çağırdı. Elindeki koyu mavi dosyayı açıp, içinden çıkardığı bir kâğıda elindeki kalemle kocaman bir yuvarlak çizdi. Az sonra koyu mavi dosyayı alma sırası bana gelince anladım ki, kadın evrak üzerindeki bir adresi mavi bir daire ile işaretliyordu.

Nihayet üç günlük başvuru sürecinin sonuna gelmiştik. Kadının işaretlediği adresler sığınmacı olarak belirsiz bir geleceğin kaygı ve umutları içinde yaşayacağımız kampları gösteriyordu.

Görevli dosyayı elime tutuşturduktan sonra, gülümseyen dostumun arkamda merakla beni beklediğini fark ettim. Ne istediğini anlamaya çalışırken; o elimden kâğıdı alıp adresleri karşılaştırdı, sonra dönüp karısına Sırpça bir şeyler söyledi. İşte tam o anda hiç beklemediğimiz bir şey oldu.

Başından beri gülümsemesi ile hüznünü örtmeye çalışan Sırp kadının gözünden iri bir damla sol yanağına doğru süzülmeye başladı. Belli ki aynı kampa düşeceğimizi umut etmiş, ayrı kampların yolunu tutacağımızı öğrenince de çok üzülmüştü. Belli ki yurdundan, yuvasından koparılmış olmanın üzüntüsü göz yaşlarına yansıyor, yabancısı olduğu topraklarda dost bir çehreye ihtiyaç duyuyordu.

Kaderleri bir bekleme sırasında kesişen, çocukların masumiyeti sayesinde tanışan ve yabancı dünyalardan gelen bu insanları üç gün içinde böylesine yakınlaştıran neydi?  İki farklı milletin genelleme yaparak, yüzyıllarca çocuklarına anlattığı düşmanlık hikayeleri ile oluşturduğu önyargı duvarı; samimi gülümsemelerle darmadağın olmuş, üç gün içinde çoğu insanla yıllarca kuramayacağımız sevgi bağı kendiliğinden oluşuvermişti.

Demek ki ‘güler yüzle insanlara selam vermek bir sadakaydı’ ve ‘güler yüzlü kimseyi seven Allah’ gülümseyen insanlar arasındaki sevgi köprüsünü kendiliğinden inşa ediveriyordu.

- Reklam -

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

eleven − 3 =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.