Cumhuriyetin yetiştirdiği idealist, yurtsever öğretmenlerden biri olan Tevfik Ekinci (1933-2016) “Denizlerin kanım, toprağın anam” dediği Türkiye’ye sevdalıydı.

Yıl 2002. Ege havasının hafifçe ayaza çektiği bir bahar akşamında misafir olduğum ailenin verandasında oturuyoruz. Konu dönüp dolaşıp bir şekilde siyasete geliyor. Elbette Türkiye’yi şu anda yöneten siyasi kadronun o zamanlar yeni kurduğu partinin geleceği ve Türkiye siyasetinin alacağı şekil de konuşuluyor.

Bense hazır dinleyicileri bulmuşken master eğitimini yenice tamamlamış, üniversitede göreve başlayacağı günü sabırsızlıkla bekleyen bir ‘Türkiye uzmanı’ olarak konuştukça konuşuyorum.

Evdeki küçük, sevimli kızın Tevfiko dediği; yetmişini devirmiş emekli bir öğretmen de var masada. Tevfiko söylediklerimi dikkatle dinlemekle beraber nedense pek konuşmuyor. Çaylar içildikten ve ‘Türkiye siyasetinin geleceğine dair’ verdiğim konferans bittikten sonra Tevfiko ile inanılmaz bir fıkra repertuvarına sahip eşi müsaade istiyorlar.

Her hâllerinden güngörmüş insanlar olduğu belli olan misafirler gidince, konuk olduğum ev sahibi “Sustuğuna bakma, Tevfik abi siyaset kurdudur. Dikkat ettiysen hiç konuşmadı ve seni tarttı” dedi.

Ertesi gün ikindi saatlerinde kapı çaldı. Gelen Tevfiko idi. Bana sert bir şekilde “Bin arabaya arkadaş! Seninle biraz gezeceğiz” dedi. Kenarı harikulade kır çiçekleriyle bezeli, denize paralel olarak uzanan yola koyulduk ve bir hayli gittik.

Neden sonra Tevfiko arabayı sert bir frenle kenara çekti ve hiçbir şey demeden arabadan indi. Kendisini takip edip arkasından gittim. Taze, yeşil sürgünleri ile güneş altında parıldayan çam ağaçlarının çevrelediği; diğerlerine göre oldukça lüks olduğu gözlerden kaçmayan yazlık villaları başıyla işaret eden Tevfiko “Sence kaç lira eder bunlar” diye sordu.

Kafadan bir fiyat söyledim. O ise “çık” dedi. Ben açık artırmadaki bir milyoner gibi fiyatı sürekli yükseltirken Tevfiko “çık daha çık” diyordu. Sonunda dudak uçuklatan rakamı duyunca “varsa bu kadar paran alalım sana hemen bir tane” dedi. Afalladığımı gören Tevfiko sert tarzını yumuşatarak sevimli, babacan bir ihtiyara dönüştü ve nasihat eder gibi konuşmaya başladı:

“Beş on yıl kadar oluyor. Ailesini denize götüren bir adamcağız arabasını burada durdurmuş. Gördüğün bu çam ağaçlarını çok beğenen kızı ‘Babacım ne olur bir tane alıp bizim bahçeye dikelim’ diye tutturunca adam arabadan inip bir çam fidanı söküyor.

Tam fidanı bagaja atıp gidecekleri sırada tesadüfen oradan geçen Orman’ın arabası görüyor bunları. Adam ne dese kâr etmiyor, sonunda yüklü bir ceza kesiyorlar adama. Cezaydı, itirazdı, mahkeme masrafıydı, avukat parasıydı derken adamın anasından emdiği süt burnundan geldi. Suçu: bir çam fidanını yerinden söküp bahçesine dikmeye teşebbüs etmek.

Sonra ne oldu biliyor musun? Bir gün ansızın bir yangın çıktı burada. Köylüler, itfaiye ve jandarma cansiparane çalışıp yangını söndürdüler. Lakin şu villaların bulunduğu alan tamamen kül oldu. Sonra bir de baktık ki inşaat başlayıvermiş. Sen avazın çıktığı kadar imar, izin, parsel, iskân diye bağır. Adam güpegündüz konduruverdi bu villaları. Anladın mı arkadaş şimdi memleketin düzenini?

Dün gece söylediklerime itirazı olan Tevfiko anlaşılan bana küçük bir ders vermek istemişti. Söylediklerinde yerden göğe kadar haklıydı. Ancak ben saçlarını sınıflarda ağartmış bu emektarı daha da deşmeye meraklıydım.

Onu ajite edip konuşturmak için “Tamam işte” dedim. “Parası olanın gemiyi yürüttüğü bir memleket olmaktan çıkmanın yolu yemeyen, yedirmeyen, şu güzel kıyıları birilerine peşkeş çekmeyen yeni bir siyasi oluşum değil mi?

Kaz kafalı bir talebeye ders anlatan bir öğretmen edasıyla konuşmaya başlayan Tevfiko bu kez şunları söyledi: Yetmiş yıllık ömrümün neredeyse 50 yılı bir şekilde siyaset içinde geçti. Nedense alın teri diyerek lafa başlayanlar kadar sömüreni, kul hakkı diye yola çıkanlar kadar yetim hakkı yiyeni, memlekete hizmet edeceğiz iddiasıyla meydana çıkanlar kadar bu ülkeye ihanet edeni hiç görmedim.

Maalesef bu memleketin sağı solu, liberali, muhafazakârı hep aynı telden çalıyor ve fırsatını buldu mu hortumluyor. Böyle olduğu için de gerçekten alın teri döken, namuslu yaşayan emekçilere alerjileri var” dedi ve niçin böyle düşündüğünü anlattı.

Kars’ın Karahamza köyünde 1933 yılında doğan Tevfik Ekinci dediğine göre 80 öncesi hızlı bir devrimciymiş. Öğretmen okulunu bitirdikten sonra ilkin Kars’ın köylerinde 1961 yılından itibaren de İzmir’de öğretmen olarak çalışmış. 1970 yılında ise Almanya’ya gelerek Berlin’deki okullarda öğretmenliğe devam etmiş. Berlin Yurtseverler Birliği Başkanı olarak da görev yapan Ekinci, Anadolu halk oyunlarını Almanya’ya taşıyan ilk isimlerden.

Doğu’da başlayıp Ege’de ve Berlin’de devam eden öğretmenlik serüveni boyunca yüzlerce öğrenci yetiştiren Tevfik Ekinci’nin çocukluk ve gençlik yılları hep fakirlik içinde geçmiş. Yoksulluk canına tak edince günün birinde “Çocuklarıma bu yoksulluğu miras bırakmayacağım” diye ant içmiş.

O yüzden de Almanya’ya gelir gelmez dişinden tırnağından artırdığı ile Türkiye’de bir ev yapmaya başlamış. Tevfik öğretmenin arkadaşları ‘senin kafa sadece betona çalışıyor’ diye dalga geçedursun, o gidiş geliş birkaç katlı inşaatı tamamlayarak evin önüne tabelayı da asmış: Emek Apartmanı

Bugün belki bize anlamsız geliyor, ancak memleketin sol paranoyası yaşadığı yıllarda ‘emek’ sözcüğü de sakıncalı. Çok geçmeden yetkili merciler ‘sen misin apartmana emek adını koyan’ diyerek, Tevfik öğretmeni hâkim karşısına oturtmuşlar.

Mahkemede ‘apartmana neden özellikle bu ismi verdiğini’ soran hâkime çocukluğu boyunca yakasını bırakmayan yoksulluğunu, yatılı okul günlerini, talebe yetiştirmek için sınıflarda geçirdiği yılları, ekmek parası için gurbete çıkmasını uzun uzun anlatan Ekinci sonunda “Hâkim bey siz benim yerimde olsanız bu apartmana emek adını koymaz mıydınız?” diye sormuş. “Koyardım” demiş hâkim, hem de ‘Öz Emek Apartmanı’ koyardım” diye de eklemiş.

Kısa süre içinde Türkiye gerçeği üzerine Tevfik öğretmenden öğrendiğim şeyler doğrusu o güne kadar okuduğum hiçbir kitapta yazmıyordu. Ancak o benim için en anlamlı dersini, daha doğrusu nasihatini sona saklamıştı. Demli çaylar ve keyifli sohbetlerle geçen günler tükenmiş, üniversitede işbaşı yapacağım gün gelip çatmıştı.

Ertesi gün erkenden yola çıkacağım için Tevfik öğretmen ile akşamdan vedalaştım. Lakin ertesi sabah valizimle kapıya çıktığımda Tevfik öğretmeni karşımda buldum. Beni bekliyor, gülümseyerek elinde bir kâğıt tutuyordu. “Seni bununla yolcu etmek istedim” dedi.

Ardından da “Devlet hizmetinde sürgünlere gönderileceğin, haksızlıklara uğrayacağın, soruşturmalardan başını kaldıramayacağın uzun bir yol seni bekliyor. Alma yılma ve ne olursa olsun garibanların elinden tut” diyerek benim için yazdığı şu şiiri uzattı:

GİT ARKADAŞ

Ben seni (…)’de tanıdım

Senden önce bilmem var mıydım

Güneş yoktu, yağmur yoktu, yoksa kar mıydım

Beni bahar ettin, git arkadaş git!

 

Bu koca beldede hep yalnız kaldım

Sensiz günlerimde hep içten yandım

Ne zaman gelir diye komşuya sordum

Bana hasret verdin, git arkadaş git!

 

Bu Ekinci güler yüze, dosta hep bağlı kalır

Sevgi ve şefkati verenden minnetle alır

Dünya çok küçüktür, belki hanına varır

Beni yolcu ettin, git arkadaş git!

Ekinci

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

twelve + 8 =