Bahçesi bir hacının inşaat çöpleri, iç tarafı ise fare ve tahtakuruları ile dolu olan bu malikânede (!) beş yaşındaki oğlumla beraber iki yıl yaşadım.

Görkemli, dev poposu ile ün salmış meşhur bir hanımefendi geçenlerde lütfedip ‘bio cennet meyveleri’ ve sağlıklı ürünlerle ağzına kadar tıka basa dolu buzdolabı ile kilerinin görüntülerini kamuoyu ile paylaşıp, çocuklarının ve kendisinin sağlıklı şekilde nasıl beslendiğini anlatmış.

Tabii bu vesileyle hanımefendiye bir kez daha hayran olanlar kendisine iltifatlar yağdırırken; çekemeyenler, kıskançlık krizine girenler de verip veriştirmiş zarafet abidesi kadıncağıza.

Kıskananlar çatlayadursun biz görkemli poposunu muhtemelen yediği organik meyve ve sebzelere borçlu olan hanımefendiyi ‘Allah tuttuğunu altın etsin’ temennileri ile bir tarafa bırakıp meselenin özüne dönelim.

Çoğu ideoloji ve ahlaki öğreti bize kıskançlık ve çekememezliğin kötü bir haslet olduğunu hatırlatarak, çalışmamızı öğütler. Atasözleri bile ‘nazar etme ne olur çalış senin de olur’ şeklindeki buyruklarla doludur. Bazıları illaki eğitim derken, kimileri de alın terine vurgu yapar.

Gelin bugün insanlara ekonomik ve siyasi hegemonya karşısında uslu uslu oturup, ağzını açmamayı belleten, eğitim ve alın terine destanlar düzen bu tuzu kurulara basit birkaç soru yöneltelim.

Bazı adamların vahşice bevl ettiği umumi/özel tuvaletleri temizlerken terden sırılsıklam olan, üzerine parfüm kokusu yerine tuvaletler güzel koksun diye sıktığı endüstriyel spreylerin sindiği, hapishane üniformasını aratmayan firma logolu iş elbiseleri içinde güzelleştikçe güzelleşen kadınlar dev popolu hanımefendiye imrenmesin de ne yapsın? Ya tuvalete değil de artık altına yapan yaşlıların bezini değiştiren hasta bakıcılar? Alın teri onları nereye kadar götürür sizce?

‘Madem ki Allah onlara böyle ‘kıç’ vermemiş; ne yapalım temizlikçi ve bakıcı takımı da okuyup, dil öğrenip kariyer yapsaydı’ dediğinizi duyar gibiyim. Eğitimin sınıf atlattığını düşünenlerdenseniz, müsaadenizle kendimden örnek vereceğim. Lütfedip de sonuna kadar okuduğunuz için size minnettar kalacağım bu yazı için bendeniz iki lisans, bir master, bir de doktora diplomasını masaya koymak durumunda kaldım. ‘Bir lisan, bir insan’ palavrasına inanıp belli başlı Cermen dillerini de paşa paşa öğrendim.

Bunca emeğime değdi mi? Merak edenler ‘gösteriş olsun’ diye yukarıya koyduğum; 2016-2018 yılları arasında ikamet ettiğim malikânenin fotoğrafına bir baksın, sonra da benim adıma karar veriversin.

Alın terimin, emeğimin, ertelediklerimin, uykusuz gecelerimin bana kazandırdığı hayat beş para etmese de kendimi yine de şanslı hissediyorum ve hâlime şükrediyorum. Varsın yiyip içtiklerim bio olmasın? Tepeden tırnağa sağlıksız, içinde ne idiği belirsiz envaiçeşit katkı maddesinin bulunduğu, şakır şukur plastik ambalajlara sarılmış gıda maddelerine, buram buram kimyasal kokan sebze ve meyvelere de şükür demek zorundayım.

Çünkü alın terimin ve mayamın bana bahşedebileceği bu kadar. Reenkarnasyona uğrayıp elli kere daha bu dünyaya gelsem siyasilerin uçağında dünyayı dolaşan, devlet ‘oyun havasını değiştirince’ ona ayak uydurabilen ya da yoksul kadınların kolundaki bileziklerle kurulmuş gazete ve televizyonlarda genel yayın yönetmenliği koltuğuna oturacak bir adam çıkmaz benden. Ne mayam tutar bu işlere ne de ‘istidatlarım’ kifayet eder.

Kaşı, gözü, kolu, bacağı, orası burası, velhasılıkelam endamı ile sorunu olan beyefendi ve hanımefendilere de diyeceğim şu: Önemli olan fonksiyonellik. Mesela kimsenin beğenmediği zavallı ayaklarım bir ömür kocaman gövdemi sürgünden sürgüne taşıdı. Futbolcuların oyunda kaldığı her dakika için kendilerine milyonlar kazandıran ‘mübarek’ ayaklar bende niye yok diye kahrolsam, elime ne geçecek?

Hiçbir hatun gözlerime, bakışlarıma tav olmadı; lakin yağmur sonrası, masmavi gökyüzünde salınan beyaz bulutları bana gösteren gözlerimle de derdim olmadı. Biraz saçım olsa fena olmazdı, ama olana da şükür.

Her gün beş altı aktarmalı otobüs ve metroyla işine gidip gelen emek kahramanlarına da tavsiyem şu: Siz duraklarda beklerken siyah cipleri ve spor arabaları ile ‘vın’ diye yanınızdan geçiveren kişilere, sizden kesilen vergi paraları ile makam arabalarına kurulanlara, hatta bilmem ne abinizin ‘porşuna’ imrenebilirsiniz.

Ama vazgeçin olmayacak duaya âmin demekten. Çünkü siz o hayatın içinde var olabilecek bir hamurdan yoğrulmuş değilsiniz. Bakın neden? Vaktiyle ‘ömrü boyunca hayır hasenat işleri ile uğraşmış’ birini tanıdım.

Brüksel’e geldi geleli bir kere bile otobüse, metroya binmemekle övünüyordu. Yaptığı ‘vazifenin ehemmiyetine binaen’ arabasını, benzin parasını hep vakıf vermiş çünkü. Siz sittin sene aynı işleri yapsanız, Allah’ın bir kulu bile size bedava otobüs bileti vermez.

O yüzden kendinizi ve sizi yoksulluğun içine doğuran anacığınızı suçlamayı, ‘keşke şu okuldan mezun olabilseydim’ demeyi, kabahati vücudunuzda aramamayı bırakın ve değerlerinizin, mayanızın mümkün kıldığı hayatı kabullenmeye bakın.

Olmadı bir fincan kahve yapıp, Selda Bağcan’ın sesinden ‘adaletin bu mu dünya’ şarkısını dinleyin. Mide fesadına uğramışların geğirmesi gibi sahip oldukları ile caka satan görgüsüzlere tanık oldukça, ilahi adalete olan inancımı kaybetmemek için ben de aynısını yapıyorum.

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

4 − three =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.