Ölmeden 4 yıl önce, oğlu yezidi yerine veliaht olarak tayin eden Muâviye, hilâfeti saltanata dönüştürmek için gerekli bütün tedbirleri almaktan da geri durmuyordu.

Babası Ebû Süfyân’ın kaybettiği devlet yöneticiliğinin seçim yoluyla Benî Ümeyye oğullarından tekrar başka bir aileye geçmesine asla tahammülü yoktu.

Muâviye, oğlu yezidin hilâfetini ilan ettikten sonra kimlerin muhâlefeti ile karşılaşacağını çok iyi biliyordu ve oğluna şöyle söyledi: “Ben üç kişinin senin aleyhine davranmalarından korkarım. Bunlar, Ali’nin oğlu Hüseyin, Ömer’in oğlu Abdullah ve Zübeyr’in oğlu Abdullah’tır. Bunlardan Ömer’in oğlu Abdullah, herkes sana biat edince o da eder. Ali’nin oğlu Hüseyin ve Zübeyir’in oğlu Abdullah’tan ise her ne şekilde olursa olsun mutlak surette biat alman lazım.”

Muâviye, oğlu yezide biat almak için insanlara rüşvet vermekten de geri durmamıştır. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah yezide biat etmesi için kendisine gönderilen yüklü miktardaki meblağı reddetmiştir.

Muâviye’nin meşhur bir sözü vardır ki siyaset anlayışını da ifade etmektedir: “Ben, para ile satın alabileceğim hiçbir kimseye makâm ve mevkî vermedim. Makâm ve mevkî ile yanıma çekebileceğim hiçbir kimseyi tehdit etmedim. Tehditle korkutabileceğim hiçbir kimseyi dövdürtmedim. Dövdürterek yıldırabileceğim hiçbir kimseyi de öldürtmedim.”

Bu anlayışa sahip bir babanın evladı olarak yetişen yezid, İmâm Hüseyin’in para ile satın alınamayacağını, makâm ve mevkî ile yandaş yapılamayacağını, dövülme veya öldürülme korkusu ile de geri adım atmayacağını çok iyi biliyordu.

Çünkü İmâm Hüseyin “Bir elime ayı, bir elime de güneşi koysalar ben bu davamdan vazgeçmem” buyuran Hazreti Muhammed (s.a.a.v.)’in torunuydu. Öldürülebileceğini bile bile hicret sırasında Hazreti Peygamber’in yatağına yatan Hazreti Ali’nin oğluydu. İslâm ve Kur’an uğruna canlarını veren şehit Hazreti Hamza ve Hazreti Ca’fer onun amcalarıydı.

Bu yüzden de yezid, babası Muâviye’nin -babası belli olmadığı halde nesebine geçirdiği- Ziyâd’ın oğlu gaddar Ubeydullâh’ı Kûfe’ye vali tayin etmekten de, Sa’d’ın oğlu Ömer’i, Rey valiliğini teklif ederek Kerbelâ’daki katliamı yapan ordunun başına getirmekten de geri durmadı.

Babasının bütün talimat ve vasiyetlerini yerine getirdi. Mel’ûn yezidin amacı Hazreti Hüseyin’le birlikte bütün Peygamber sülâlesini yok etmekti. Muharrem’in onuncu günü İmâm Hüseyin’i mel’ûn Şimir şehid ettiğinde amacına ulaştığını zannetmişti.

Ama gerçek öyle değildi. Hazreti Peygamber bir hadisinde; “Benim neslim (Ehl-i Beyt’im) kıyamete kadar devam eder; ne zaman ki benim evlâdımın nesli yeryüzünden silinir, işte bilin ki o zaman kıyamet kopar.” buyurmuştu. Ehl-i Beyt yeryüzünün emniyetiydi.

Allah İmâm Zeynü’l-Âbidîn’le birlikte tüm insanlığın kurtuluşuna sebep olacak evlâd-ı Rasûl, dünyayı şereflendirmeye devam edecekti. Nitekim seyyidler dünyanın dört bir köşesinde ocak uyandırmaya, Hakk’ın ve hakîkatın sesi-nefesi olmaya devam ettiler. Hindistan’tan Türkistân’a, Afrika’dan Anadolu’ya kadar hicret ederek tevhîd ve nübüvveti tebliğ görevlerinden geri durmadılar.

İmâm Mûsâ Kâzım’ın torunu Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî’nin işaretiyle Gürcistan’dan başlayıp, Ukrayna üzerinden Moldova, Romanya, Macaristan, Bosna, Arnavutluk, Makedonya’yı karış karış gezerek on iki dil öğrenen Seyyid Sarı Saltuk Gâzî yetmiş iki millete devlet oldu. Saltanatını gönüllere kurdu.

Yaşasın gönüllerimizin Sultân’ı Ehl-i Beyt’in nutku, nefesi. Lanet olsun yezid ve satın aldığı avanesi…

- Reklam -

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

eighteen − 16 =

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.