- Reklam -

Yaşanan bunca acı, bunca hüzün, bunca gözyaşı yetmezmiş gibi susuzluktan ciğerleri kavrulan kadınların ve çocukların “Su!! Su!!” diye inleyişlerine yüreği daha fazla dayanamamıştı.

Her ne pahasına olursa olsun su ulaştırmalıydı. Umutluydu. İmam Hüseyin ve kendisinden başka kimse kalmadığı için Kufe ordusu dağılmaya ve gevşemeye başlamıştı. Fırat’ın kenarını tutanların uzaklaşmış olabileceklerini düşündü. Kendisi şehadet şerbetini içmeden önce çadırlara su ulaştırmak istiyordu. Çölde kıvrıla kıvrıla akan Fırat’ın önündeydi.

Yanılmadığını görünce sevindi. Suyun kenarına gelip atından indi. İşte ayakları Fırat’ın serin sularındaydı. Suyun serinliğinin bir anda bütün bedenine yayıldığını hissetti. Celal Abbas’la birlikte atı da Fırat’a dalmıştı.

Yakıcı güneşin altında günlerce susuzluktan kavrulan hayvan, nehre başını öyle gömmüştü ki Fırat’ın tamamını içse kanmayacaktı sanki. Su ne güzeldi… Süzüle süzüle gelişi, salına salına gidişi, kıvrıla kıvrıla akışı… Nehrin uğultusunu dinledi bir an. Şırıl şırıl su sesleri geldi kulaklarına. Kırbaları doldurup ağzını bağladı, endişeyle çevresine baktı. Hemen koşmalıydı. Kadınların, çocukların, ‘su’ demeye mecalleri kalmamıştı. Kırbaları alıp bir an evvel uzaklaşmak istedi.

Oysa Kufe ordusu etrafını çepe çevre sarmış çıkış yollarını tutmuştu. Kılıçlar, mızraklar başının üzerinde kavisleniyordu. Yine de rahvan sekişli atını mahmuzlayıp çadırlara doğru yöneldi. Yirmi kadar asker peşine takıldı. Birisi öyle bir kılıç savurdu ki Celal Abbas atla birlikte yere yuvarlandı.

Celal Abbas, elinde kırbalarla doğrulmaya çalışırken, bir başka zalim yetişti ve kırbaları kavrayan kolunu kopardı. Sağ kolu bir ağaç dalı gibi sallanmaya başladı. Ölümün değil, suyu kadınlara ve çocuklara ulaştırmayacak olmanın acısı yayıldı yüreğine.

Sağlam koluyla kırbaları aldı, koşmaya başladı. Suları ulaştırmayı o kadar çok arzu ediyordu ki hayatında hiçbir şeyi bu kadar arzu etmemişti. Bunları düşünerek koşarken, arkadan gelen bir başka kılıç darbesi sol omuzunu koluyla birlikte indirdi. Kırbalar düştü.

Vınlayarak gelen onlarca ok aynı anda hem bedenine hem kırbalara saplandı. Kırbaların içindeki Fırat’ın suları çocuklara ulaşamadan kızgın kumlara aktı. Celal Abbas’ın kanları karıştı akan sulara. Suya kan düştü. Celal Abbas, namaz kılar gibi dizlerinin üzerine çöktü. Bir kolu az ilerde duruyordu, diğer kolu sol omuzuna asılıydı.

Dünya etrafında dönüyor, güzel gözlerinin ışığı yavaş yavaş sönüyordu… Annesinin anlattıklarını hatırladı… Annesi Ümmü Benin bir gün; “Yavrum” diye başlamıştı sözlerine. Daha “yavrum” der demez hıçkırıklar düğümlenmişti boğazına. “Celal Abbas’ım! Sen henüz küçük bir çocukken baban İmam Ali, seni kucağın aldı, ellerini kollarını öptü, sonra ağlamaya başladı. Onu bu halde görünce ciğerim yandı, yüreğim darlandı.

Çünkü ömrüm boyunca böyle güzel ve sevimli bir yavruyu kucağına alıp da ağlayan bir baba görmemiştim. Kendi endime bunun bir sebebi olmalı dedim. Sebebini sordum. Baban hem ağladı hem anlattı: ‘O dehşetli gün geldiğinde bu yavrum, Hüseyin’imi yalnız bırakmayacak ona yoldaşlık edecek fakat…’ dedi. sonunu getiremedi.

Ne kadar ısrar ettiysem söylemedi. Benden neyi gizledi bilemiyorum. Fakat daha sonra; ‘Bilesin ki gözümün nuru Abbas, Hak Teâlâ katında yüksek mertebelere nail olacak. Kardeşim Cafer-i Tayyar gibi ona da iki kanat hediye edilecek ve cennete meleklerle birlikte uçacak,’ dedi. Tekrar ağlamaya başladı. O güne kadar baban Ali’nin hiç böyle ağladığını görmemiştim…”

Celal Abbas’ın etrafındaki her şey dönmeye başlamıştı… Ve başına inen bir kılıç darbesiyle de bütün ışıklar bir anda söndü. Yiğitler bir bir düşerken baba bir kardeş Celal Abbas ne zaman ileri atıl mak istese İmam Hüseyin ona hep; “Sen dur, biz ikimiz birden çıkacağız, iki kardeş birbirimizin acısını görmeyeceğiz.”diyordu. Fırat’a doğru atını sürerken de ardından bağırmıştı; “Celal Abbas! Dur, gitme!” diye ama çocukların feryadına dayanamamıştı işte. Hazreti Hüseyin ağlıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar siyah sakallarından çöle düşüyordu.

Düşman durmadan saldırıyor, çadırlara kadar sokulup, yeri göğü ateşe veriyordu. Seyyide Zeyneb, “Dünyanın neresinde böyle zulüm var?”diye inliyordu. Artık İmam Hüseyin’in hazırlık vaktiydi… Vedalaşmak ve son sözlerini söylemek için kadınların bulunduğu çadıra geldi. Önce kız kardeşi Seyyide Zeyneb’e yaklaştı. Omuzlarından tutup alnından öptükten sonra “Ağlamayacaksın!” dedi. “Çocuklar ve kadınlar sana emanet, ağabeylerinin annesi, annemiz…” Yükün çok ağır biliyorum ama sen İmam Ali’nin kızısın, güçlü olmalısın.

Kardeşi Ümmü Gülsüm’le, baba bir kız kardeşleri Safi ye ve Ümmühani’yle, kızları Fatıma ve Sakine’yle, Hanımı Rübab’la, gelinleri Ali Ekber’in eşi Atike ve Zeynü’l Abidin’in eşi Fatıma ile teker teker ve dalaştı. Sıra hasta yatağındaki Zeynü’l Abidin’e gelmişti. Zeynü’l Abidin bin kez ölmüş bin kez dirilmişti sanki… Hasta yatağında tir tir titriyordu. Ateşi bir iniyor bir çıkıyordu. Babasını görünce ağlamaya başladı. DEVAMI VAR…

İmam Hüseyin;

“Kuvvetli olmalısın.” dedi. “Kutsal emaneti sen devralacaksın. Ehl-i Beyt ışığının Kerbela’da söndüğünü düşünenler yanılacaklar, o ışığı sen devam ettireceksin. Kandil kandil seninle bütün karanlıklara ulanacak, dedemizin ışığı, gecenin olduğu her yere seninle ulaşacak.”Kutsal Emanet, hasta yatağındaki Zeynü’l Abidin’e teslim edildi. Ehl-i Beyt ağacı kıyamete kadar canlı kalmalıydı. O ağaca kıyamete kadar yetecek olan kan Kerbela’da köküne dökülmüştü. Zebh-i azim yakındı. Büyük kurbanın kurban olma vaktiydi.

Gözleri kız kardeşlerinin susuzluktan kavrulmuş dudaklarına dokundu. Bu dayanılmaz bir acıydı. Yine yanında duran Seyyide Zeyneb’e döndü. “Zeyneb! Bacım!” diye başladı sözlerine; “Benden sonra kalanların sancaktarı sen olacaksın, Kerbela zulmünü dünyaya sen duyuracaksın. Hatta, cihandan öte, arzdan arşa kadar göğün her katı senin ahınla inleyecek. Kerbela zulmü ve direnişi senin adınla yad edilecek. Sen dayanıklı olmalısın. Yeğenlerin ve kız kardeşlerin sana emanet, kadınları, çocukları ve Zeynü’l Abidin’i çadırdan hiç çıkarma…

Şehitler nasıl onurluca dövüştüler ve dimdik durdularsa siz de öylece durun. Dik durduğunuzda, teslim olmadığınızda yenilen onlar olacaktır. Bizim kanlarımız çöllere akarken, sizin kanlarınız da yüreğinize aksın. Biliyorum bu ölmekten daha zordur. Fakat bu zoru başarmak zorundasınız, şehitlerin yüzünü sizin onurlu duruşunuz güldürecektir. Haydi şimdi büyük çadıra girin ve Allah’a emanet olun. Hakkınızı helal edin…”

Sonra eski bir aba istedi, getirdiler daha eski bir aba istedi. Aba getirilince birkaç yerinden yırtıp giydi. “Ben şehit olunca onlar benim abamı alırlar, eski olursa almazlar. Çıplak görünmek istemiyorum.” dedi. En küçük oğlu Abdullah annesinin kucağındaydı.

Ağlamaya bile mecali yoktu yavrucağın. Susuzluktan dili damağı kurumuştu. Kucağında yavrusuyla çadırdan dışarı çıktı. Gölgeler uzamış, ufukların ucu kızarmaya başlamıştı. Çölün rengi de kum sarıdan koyu griye geçerek yavaş yavaş değişiyordu.

İmam Zeynülâbidîn Hazretlerinin Duaları

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Ey sevgi tahtının tek hükümdarı olan Allahım!
Senin sevginin güzelliğini, lezzetini tattıktan sonra daha kim başka arayışlara girer ve bir kere yakınlığını tattıktan sonra kim yüzünü başka şeylere çevirir?
Ya Rab! Bizleri de yakınlığın ve dostluğun için seçtiğin, gönüllerine sevgini yerleştirmekle şerefl endirdiğin, içlerine bir kor gibi sana kavuşma duygusunu koyduğun, başına gelenlere karşı rıza ufkunu gösterdiğin, hoşnutluğunla mükâfatlandırdığın, terk edilmişliğe bırakmadığın, sadakat tahtına oturttuğun, seni tanımakla donattığın, kalplerini aşkınla yakıp tutuşturduğun, boş ve geçici olan şeylerden yüz çevirttiğin, gönüllerini muhabbetinle doldurduğun, katındaki güzelliklere karşı içlerinde istek uyandırdığın, dillerini ve gönüllerini seni anmakla süslediğin, şükran ve teşekkür yoluna sevk ettiğin, her an ibadet ve güzel işlerle meşgul ettiğin ve böylece ham ervâhtan ayırıp iyi insanlar içine koyduğun, vicdanlarına sana yönelip dua etmenin lezzetini duyurduğun ve yol erkânına hizmet ettirdiğin İnsan-ı Kamil’lerden eyle.
Rabbimiz! Ne olur, bizleri, üzülmesi de sevinmesi de, neşesi de inlemesi de Senin Rızan için olan, yola hizmet konusunda her zaman emre âmâde olan, sana olan hürmet ve sevgiden gözyaşları ceyhun olmuş, kalpleri Allah, Resulullah ve Ehl-i Beyt sevgisiyle dopdolu kamil insanlardan eyle!

Bu gün mah-ı Muharremdir

Bu gün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar
Bu gün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.
Bu gün Eyyam-ı matemdir, bu gün ab-ı revan ağlar.
Hüseyn-i Kerbelayı elvan eden gündür.

Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar.
Bugün Âl-i abanın gülşeninin gülleri soldu,
Düşüp bir ateş-i dilsuz, kamu ehl-i iman ağlar.

Bugün Gülzar-ı Muhtar-ı Hüda’ya bir hazan esti,
Zemine düştü vaveyla, felekte kehkeşan ağlar.
Bugün hunbar olur gözü elbet Haydar-ı Kerrarın
Görür Zehrayı hun efşan, Resul-i âli şan ağlar.

Bu gün evlad-ı Haydar, hem dahi ahfad-ı Peygamber
Döküldü gül gibi yerler yüzüne, asuman ağlar.
Gülistan-ı Muhammedin Gül-i hamraların derdi
Yed-i kahr ile ol gaddar, bu gün devr-i zaman ağlar.

Risalet gül gülistanı, nübüvvet bağu bostanı
Hüseyni ol nuristanı gören Pir ü civan ağlar
Güruh-i hanedana Lütfiya kurban ola canım
İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar.
Alvarlı Efe Hazretleri

- Reklam -
Önceki İçerikAlmanya’da sığınmacı hamlesi
Sonraki İçerikAşırı sağcı siyasetçi muhtar seçildi, Hessen karıştı

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

fifteen − 1 =