HABER MERKEZİ – Aşura gecesinde Hazreti Hüseyin, çölde çadırlar arasında ve civarında yürüyor ve şöyle diyordu: “Ey beni sevenler! Benden sonra bir yudum hoş içimli su içtiğinizde beni anın.

Bir garib, bir şehidi duyduğunuzda bana da yanın!” Seyyide Zeyneb o kadar gözyaşı döküyordu ki geceleri kimseler görmesin diye çadırın önüne çıkıyor, bir taşın üzerine oturuyor, saatlerce Fırat bir yanda, o bir yanda ağlıyorlardı.

Karşıda konaklayan Kufe ordusunun alacakaranlıkta parlayan meşaleleri görünüyor, çadırların arasından dumanlar tütüyordu. Ardında tufanlar, fırtınalar saklayan bir sessizlik hâkimdi. Çöl ölüm suskunluğundaydı. Gece boyunca niyaza durmuş olan İmam Hüseyin, gece sırtını sabaha dayadığında o yorgun ve güzel gözleri bir ara kapanmıştı ki “Düşman saldırıya geçti!” nidasıyla hemen uyandırıldı.

Susuz dudaklarda buruk bir tebessüm belirdi. ‘Hüseyin’im! Ben seni bekliyorum, bugün bana kavuşacaksın,’ demişti, Gül Dedesi, Güllerin Efendisi. Kerbela’da şafak söküyordu. Gam kervanları Kerbela’dan geçiyordu. Yezit’in ordusu güneşin bağrında sağılan yılanlar gibi kumlarda kıvrılarak, koşarak Ehl-i Beyt çadırlarına doğru akıyor, akıyordu.

Dünya gazap olmuş, asırların ve çağların hafızasını çağrıştıran en üstün annenin evlatlarının üzerine geliyordu. Doğu ufku aydınlanmaya başlamış fakat henüz güneş doğmamıştı.

İmam son kez Kufe ordusuna seslendi: Ben son Peygamber Hazreti Muhammed’in torunuyum. Babam O’na ilk biat eden İmam Ali, bir amcam şehitlerin efendisi Hazreti Hamza, diğer amcam şehadetinden sonra kendisine iki kanat takılarak cennete uçan Cafer-i Tayyar… Dedem, ağabeyim Hasan’la bana; ‘bunlar benim reyhanlarım, cennetin efendileridir’ buyurdu. Ben Fatıma Betül’ün oğluyum, ben Peygamberin Canparçası’nın öz be öz oğluyum…

Hafiften esen sam yeliyle İmam’ın sesi dağılıp toplanıyor, halka halka açılıp Kerbela arzından yedi kat semaya yayılıyordu. Kerbela sahrasındaki bu ateşin konuşmaları, Yezit’in yürekleri taş kesilmiş askerleri dışında bütün cihan duyuyordu.

İmam Hüseyin’in kumandanlarından Züheyr bin Kayn da karşı tarafa hatırlatmalarda bulunuyordu: “Nasıl olur? Seherlerde uyanıp Allah’a ibadet ediyor, Allah’ın Resulü’ne salat-u selam getiriyorsunuz, İmam Hüseyin, salavat getirdiğiniz Resulullah’ın torunudur, kendinize geliniz. İmam Hüseyin’e yardım etmeyecekseniz, bari zarar vermekten uzak durun… İmam Hüseyin’e kılıç kaldıran Resulullah’ın şefaatinden mahrum kalır…” Konuşmalar karşılıklı uzayınca Şimir, Züheyr’i öldürmekle tehdit etti.

Yiğit sözlü Züheyir; “İmam Hüseyin’le ölmek, hainlerle kıyamete kadar yaşamaktan daha iyidir.” sözleriyle bu tehdide cevap verdi. Konuşulanların karşı tarafta yankı bulmadığını gören İmam Hüseyin konuşmasının mecrasını değiştirdi: “Mektuplarınızda; sünnet öldürüldü,  nifak doğdu, hudut ve şeriat askıya alındı. Hemen gel umulur ki Allah ümmeti seninle düzeltir, dediniz. Geldim. Siz de, biraz kendinize gelin, düşünün. Beni öldürmek size iyilik getirir mi? Benim kanım size helal olur mu?” Ömer bin Sad, “Eğer senin işin bana ait olsaydı, dilediğini kabul ederdim.” dedi. İmam Hüseyin; “Ama işlediğin günah sana ait olacak ve bir gün ondan dolayı hesaba çekileceksin; sen benim kanımı dökebilir, bedenimi yakabilirsin ama ruhumu öldüremez, incitemezsin. Neden ihtişam ve iktidar peşindekileri mutlu etmek adına bana boyun eğdirmeye çalışıyorsun. Sen benim kardeşimsin.” dedi.

Sonra döndü, sevenlerine seslendi… “Bu kavmin maksatları benden başkası değildir, sizin hakkınızda karar verdim, siz geri dönün, geri dönmeniz size helaldir. Hayır! Vallahi ey Resulullah’ın oğlu, biz, canımızı sana feda kılmak için buradayız, asla ayrılmayız.” Hazreti Hüseyin, onların hayırla mükâfatlandırılmalarını diledi. Iraklılara ise beddua etti.

“Allah’ım! Bunlar beni aldattılar, babama, ağabeyime yaptıklarını bana da yaptılar. Allah’ım! Onların işlerini boz, dağıt, hepsini birer birer topla ve yok et!” Kerbela bir çığlıktı, bir sesti: ikiyüzlülüğe, kaypaklığa ve arkadan vurma alçaklığına karşı yükselen bir ses… Bağrından taş taş, duvar duvar medeniyetlerin yükseleceği bir ses… Umranları öfke değil, ses kurardı.

Öfke sadece yıkar, yakar, yok ederdi. Kerbela, Ses’in öfkeye tutsak olduğu yerdi. Kerbela bir feryattı… Yüz üstü debelenen değil, izzetle yükselen bir feryat… Kerbela, “Kula kulluk en büyük onursuzluktur!” diyenlerin diyarıydı. “Sanılmasın ki boyun eğmemek bir kibir işidir. Ben de boyun eğerim.” diyordu İmam Hüseyin. “Ama bilirim ki Yezit’in önünde eğilirsem eğer, zalimlik azalacağına çoğalır. Ben kendi adıma değil, inananlar adına zalimin önünde başımı dik tutmaya çalışıyorum. Babam bir gün şöyle dedi bana; ‘Ordular seni ürkütmesin, sen sen ol kendinden kork! En büyük ordu insanın içinde tepinir. İçindeki orduya yenilirsen iki elim iki yakandadır.”

Züheyr, atını ileri sürüp şöyle seslendi: “Ey Kufeliler! Sizi Allah’ın azabıyla korkuturum. Ey Allah’ın kulları! Uyarırım sizi, Fatıma’nın oğlu, dostluğa sevgiye ve yardıma, Sümeyye’nin oğlundan daha layıktır. İmam Hüseyin’e yardım etmeyecekseniz bari çarpışmayın.

Ey insanlar! Hüseyin’in öldürülmesine isterse sözlü olsun yardım eden kimseyi Allah dünyada üzüntüden üzüntüye, ahirette de azaplarının en şiddetlisine uğratır.” Kufelilerden çıt çıkmıyordu. İmam Hüseyin, teklifl erini yineledi… “Bırakın ben cihad etmek üzere hudut boylarına gideyim, yahut Yezit’in yanına varıp kendisiyle görüşeyim, yahut da dönüp Medine’ye gideyim.” İçlerinden birisi İmam Hüseyin’i vurmak için silaha sarıldı ve talihsiz adam İmama: “Seni cehennemle müjdelerim.” dedi. İmam Hüseyin; “Hayır! Belki inşallah Rabbimin rahmeti, Peygamberimin rahmet ve şefaatiyle müjdelenirim.” dedi. İmam Hüseyin’in her üç teklifi nin de kabul edilmediğini gören otuz kadar Kufe askeri, atlarını mahmuzlayarak Ehl-i Beyt tarafına geçti. Devamı var…

YORUM YAZ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen Adınızı yazınız.

5 + 17 =